• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/imamhuseyin.mescidi?fref=ts
  • https://plus.google.com/u/0/112418602123481358174?tab=wX#112418602123481358174/posts?tab=wX/posts

ANTAKYA İMAM ALİ (a.s.) İNANÇ VE KÜLTÜR DERNEĞİ 
İMAM HÜSEYİN (a.s.) MESCİDİ

HRT - Gönülden Gönüle
Önemli Hadisler
Kütüphane (E-Kitaplar)
Müslüman Bilim Adamları
Özel Şahsiyetler
HZ. ALİ'NİN MUCİZELERİ

HZ. ALİ’NİN MUCİZELERİ

Metin Gülbol

 

 

 

FIHRIST

ZUHURUNDA PUTLARIN YIKILMASI

SARSINTIYI DURDURMASI

GÜNEŞ’E SELAM VERİP GÜNEŞİN ONUNLA KONUŞMASI

GÜNEŞ’İ BATTIKTAN SONRA GERİ ÇEVİRMESİ

GÜNEŞ’İN ONUN İÇİN GERİ DÖNMESİ

ÖLÜLERİ DİRİLTMESİ

KAFATASINI DİRİLTMESİ

RAHİMDE OLANI BİLMESİ

SUS!  EY SELFA’!

PEYGAMBERLERLE BERABER OLUŞU VE ONLARIN YARDIMCISI

ALTINDA SU OLAN TAŞI KALDIRMASI

İŞARETİ İLE FIRAT SUYUNUN AZALMASI

CEBRAİL’İN ÖĞRETMENİ KİMDİR ?

BULUTA BİNİP UÇMASI VE HZ. SÜLEYMAN’I GÖSTERMESİ

CİNNİLERİN KORKULU RÜYASI

KARINCALARIN SAYISINI BİLMESİ

KAFİRLERİN KORKULU RÜYASI

TECHİZ VE TEKFİNİ

BABASININ VEFATINDA HZ. HÜSEYİN’İN DUYDUKLARI

ONU YALANLAYANIN HALİ

BİR KİMSEYE, SENİ HACCAC ÖLDÜRECEK BUYURMASI

HARİCİLERİN YOK OLACAĞINI ÖNCEDEN BİLMESİ

HACCAC’IN KANBER’İ ŞEHİT EDECEĞİNİ HABER VERMESİ

HZ. HÜSEYİN’İN ŞEHİT OLACAĞINI HABER VERMESİ

KERBELA’DAKİ SÖZLERİ

KÜFE’DEN GELEN ASKERLERİN SAYISINI ÖNCEDEN BİLMESİ

SÖZÜNE İTİRAZ EDENİN DELİ OLMASI

ONU SEVMEYEN HARİCİNİN HALİ

ONA DİL UZATANIN MİMBERDEN DÜŞÜP ÖLMESİ

ANNESİNİ KURTARMASI

HAYBER KALESİ’NİN FATİHİ

ADEM’DEN KIRKBİN YIL ÖNCE YARATILMASI

RESULULLAH (SAA) İLE KAFİRLERİ CEHENNEM ATMASI

HZ. EYUP’UN ONA İTAAT ETMESİ

ASHAB-I KEHF’İ KONUŞTURMASI

KUŞLARIN DİLİNİ BİLMESİ

CENNET VE CEHENNEM’İ GÖSTERMESİ VE ÇEŞİTLİ MUCİZELERİNDEN

CİNLERE EMİR VERMESİ

BÜYÜK BİR YILAN İLE KONUŞMASI

BİRİSİNE ÖLECEĞİ YILI, GÜNÜ VE ÖLÜM SEBEBİNİ SÖYLEMESİ

KURUMUŞ AĞACI YEŞERTMESİ VE YEMİŞ VERDİRMESİ

 

 

 

 

ZUHURUNDA PUTLARIN YIKILMASI


 1-  Hazret-i Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” tan nakledilmiştir: 

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerinden, Alî bin Ebî Tâlib (as)’in doğumundan soruldu.

Buyurdu ki: “Doğan evlâdın iyiliğinden sorunuz. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Alî “kerremallahü vecheh” ile beni aynı nûrdan yarattı. Her ikimiz bir nûrdanız. Gökleri ref’ etmeden evvel ve yerleri sermeden  önce, bizi yarattı. Biz, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda tespih ederdik. Yok olmadan bir nesilden bir nesle intikâl ettik. Tâ Abdülmuttalib’e eriştik. Sonra ben, Abdüllah’a intikâlden sonra, Âmine’de vedî’a olundum.

Alî, Ebû Tâlibe intikâlden sonra, Fâtıma binti Esed katına vedi’a olundu. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bizi pâk ve tâhir vücûda getirdi. Sonra hazret-i Alî’yi Fâtıma binti Esed’de karâr tuttu. Melekler müjde verdiler. O zamân bir adam rü’yâsında gördü. Süâl etti: “Bu doğan kimdir?” Dediler: “O, Alî’dir.” O vücûda geldiği vakit, Mekke-i Mükerreme’de zelzele oldu. Putların hepsi yüz üstü düşüp, ehl-i Mekkenin cümlesi korkup, dediler ki: “Bu gece bir yeni hâdise zuhûr etti.” Onlar bu hâlde iken bir nidâ edici nidâ etti. Hâlbuki hiç kimseyi görmediler. Hazret-i Alî anası Fâtıma binti Esed’den doğdu. Gök onun nûru ile ışıklandı. Yıldızlar arttı. Kureyşliler bundan bir acaiplik, hayret edicilik gördüler. Nidâ olundu: “Müjdeler olsun size ki, bu gece, müşrikleri kahredici, münâfıklara gazap edici, âbidlerin süsü, Resûl-i Rabbil âlemînin mührü, imâm-ül Hüdâ, göklerin yıldızı, karanlıkların lâmbası zuhûra geldi”

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Otuzüçüncü Menakıp)

 

SARSINTIYI DURDURMASI 

2-   “Yer, o şiddetli sarsıntı ile sarsıldığı, ağırlıklarını dışarıya çıkardığı ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman, o gün yer, bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir”  (Zilzal Süresi 1-5. Ayetler)

 

Hz. Fatıma ez-Zehra anamız anlatıyor: Ebu Bekir’in halifeliği zamanında Medine’de bir sarsıntı oldu. Bundan korkan halk, Ebu Bekir ve Ömer’in yanına geldiklerinde, hepsi Hz. Ali’nin evine doğru gittiler. Onlar daha Hz. Ali’nin evine varmadan önce, kendisi onları dışarıda karşıladı ve onlarla yüksek bir yere çıktı. Hz. Ali yere oturduktan sonra onlara hitaben buyurdu ki: ‘Şu gördüğünüz mü, sizi korkuttu?’ hepsi dediler ki: ‘Bu gördüğümüz bizleri nasıl korkutmasın ki, şimdiye kadar böyle bir sarsıntı görmedik.’ Hz. Ali, dudaklarını kıpırdatıp, eli ile yere vurduktan sonra şöyle buyurdu: ‘Sana ne oluyor? Sakin ol!’ Yer, bunun üzerine hemen sakin oldu. Orada bulunanların hepsi de olanlara şaşırdılar. Hz. Ali buyurdu ki: ‘Sizler, şimdi yapmış olduğumdan mı şaşırıyorsunuz?’ Dediler ki: ‘Evet’ Hz. Ali buyurdu ki: ‘Şanı Yüce olan Allah’ın: “Yer, o şiddetli sarsıntı ile sarsıldığı, ağırlıklarını dışarıya çıkardığı ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman...” buyurmuş olduğu o insan benim. Daha sonra yer bana bütün haberini söyleyecektir.’

 

(Fayd el-Keşani “Tefsir’üs Safi” C.5, S.357-358 / Muhammed Taki Şerif “Sahifet’ül Ebrâr” C.2)

 

GÜNEŞ’E SELAM VERİP GÜNEŞİN ONUNLA KONUŞMASI

 

3- İmam Hasan el-Askeri, babası, dedelerinden naklen, Resulullah (saa) İmamı Ali’ye şöyle buyurdu: “Ey Hasan’ın babası Güneş’e hitap et, o sana cevap verecektir.” Müminlerin Emiri şöyle hitap etti: “Selam olsun sana ey Allah'ın itaatkar kulu.” Güneş şöyle cevap verdi: “Selam senin üzerine de olsun ey Müminlerin Emiri, takva sahibi olan insanların imamı ve ak yüzlülerin komutanı.” (el-Kunduzi el-Hanefi “Yenabi’ül Mevedde” 140 İstanbul Bas.)

 

4- Resulullah (saa) İmam Ali bin Ebi Talib (as)’ye şöyle buyurdu: “Ey Hasan’ın babası! Güneş ile konuş, kendisi sana cevap verecektir.”

İmam Ali şöyle buyurdu: “Sana selam olsun, ey salih ve Allah'a itaatkar olan kul”

Bunun üzerine güneşten şöyle bir nida geldi: “Sana da selam olsun ey Müminlerin Emiri, takva ehlinin imamı, ak yüzlülerin komutanı. Ey Ali, sen ve şian (yandaşların) cennettesiniz. Ey Ali, toprak ilk olarak Muhammed (saa)’in üzerinden yarılacak, sonra da senin üzerinden, ilk gelecek olan Muhammed’tir, sonra da sen, ilk olarak giydirilecek olan Muhammed’tir, sonra sen.”

Bunun üzerine İmam Ali (as) secdeye kapanır ve ağlamaya başlar. Bunu gören Resulullah (saa) İmam Ali’nin yanına gelip şöyle buyurdu: “Ey kardeşim ve habibim, başını kaldır, Allah seninle yedi gök ehline övünür.”

 

(Menakıb-ı Hüvarezmi s.63-64; Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" s.470-471)

 

5- Bir gün Resulullah (saa) meclisinde iken İmam Ali (as)’ye buyurdu ki: “Ey Ali! Yarın Baki dağlarına git. Güneş çıkınca onu selamla. Allah’ın izniyle sana cevap verecektir.”

Orada bulunan cemaat hayrete düşer. Ertesi gün Emir’ül Müminin Ali, muhacirlerden ve Ansarlardan oluşan büyük bir kalabalıkla Baki dağlarına çıkar. Kalabalığın içinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman da vardı. Güneş doğunca İmam Ali ona: “Essalamü aleyki ya halkullahil cedid elmuti” “Sana selam olsun, ey Allah’ın yeni doğan ve ona itaatkar mahluku?”

Hazır olanlar gökten cevap şeklinde şöyle bir nida duydular: “Aleyküm esselâm yâ Evvel, ya Âhir, yâ Zâhir, yâ Bâtin, yâ men hüve bi külli şey’in aliym” “Sana selam olsun ey İlk, ey Son, ey Açık ve ey Gizli olan. Sen her şeyin bilginisin.”

 

Ebu Bekir, Ömer, Muhacir ve Ansar Güneş’ten bu sesi duyduklarında haykırıp bağırdılar. Sonra bir mühlet sonra oradan ayrıldılar. Resulullah (saa)’ın yanına geldiklerinde ona dediler ki: “Ey Resulullah! Sen bize ‘Ali bizim gibi bir beşerdir’ diyordun.  Oysa Güneş ona Allah’ın kendi nefsine hitap ettiği gibi ona hitap etti.” Resulullah (saa) onlara: “Ondan ne duydunuz?” diye sordu. Onlar dediler ki: Güneş’in ona: “Sana selam olsun, ey İlk, ey Son, ey açık ve ey gizli. Sen her şeyi bilensin.” Şeklinde hitap ettiğini duyduk. Resulullah (saa) onlara buyurdu ki: “Doğru söyledi. O (yani Ali) İlk’tir; bana ilk iman eden kişi demektir. O Son’dur; beni yıkayacak, kefenleyecek ve mezarıma koyacak Son kişi demektir. O Açık’tır; O benim bütün ilmimi açıklayandır. O Gizli’dir; o gizli ilmimin sahibidir. O her şeyin bilginidir. O helal, haram, farz ve sünnetlerde bilgin olandır. Bunda sorun nedir?”  Sonra onların hepsi mescitten çıkıp mahcup halde oradan ayrıldılar.

 

 

(Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.87-88 Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas.; el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.41, S.179-180 Müesseset’ül Vefa 1404 H Beyrut Bas./ Şâzân bin Cibrîl el-Kummi “el-Fedâil” S.69-70 Dar’ür Radiy 1363 H. Kum Bas. /  Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.14-15 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut Bas. / Kitâb Selim bin Kays (Ö. 80 H.) S.933-934, Hadis No: 72 Dâr’ül Hâdi 1415 H.Kum Bas./ Süleyman Daşkapan “Kuran’da Ehl-i Beyt ve Soru-Cevap S.55-56 Onur Ofset-Antakya)

 

Menakıb sahibi Ebi Cafer el-Bakır’dan, Cabir bin Abdullah’tan nakleder ki: Güneş, İmam Ali'ye yedi kere hitap etti. (Süleyman el-Kunduzi el-Hanefi “Yenabi’ül Mevedde”Sayfa: 141)

 

GÜNEŞ’İ BATTIKTAN SONRA GERİ ÇEVİRMESİ

 

6- İmam Muhammed’ül Bâkır’dan, o da babasından, o da dedesi Hüseyin bin Ali’den:

 

Emir’ül Müminin Hz. Ali (as) Nehrivan ehliyle  yaptığı savaştan  dönerken Babil toprağına geçtiler. İkindi namaz vaktiydi, namaz kılmaları vacip oldu. Müslümanlar nida ettiler: “Ey Emir’ül Müminin, ikindi vakti oldu.” Emir’ül Müminin dedi ki:  “Bu yer lanetlenmiştir, Allah burayı üç kez lanetledi, dördüncü kere de lanet edecektir. Burada ne peygambere ne Vasi’ye  namaz kılması helal olmaz. Sizden burada namaz kılmak isterse kılabilir.” O anda münafıklar Nehrivan ehlini (Hariciler) kastederek dediler ki: “Doğru o namaz kılmaz, ama namaz kılanları öldürür.”

Cüveyriyye bin Mesher el-Abdi dedi ki: “Yüz farisle onu takip ettim. Ve dedim ki: Allah'a ant olsun ki, o namaz kılmadan ben de namaz kılmayacağım. Bugünkü namazımda onu taklit edeceğim. Emir’ül Müminin Babil toprağını geçince güneş batmaya yüz tuttu, sonra battı ve ufuk kızıllaştı. Sonra bana iltifat ederek buyurdu ki: “Ey Cüveyriyye! Suyu ver” Ona malzemeleri takdim edince abdest aldı ve: “Ey Cüveyriyye! Ezan oku” dedi.

 

 “Akşam namazı vakti gelmedi” dedim. İmam Ali: “İkindi vakti için ezan oku” dedi. Kendi kendime dedim ki: İkindi için ezan oku dedi, halbuki güneş battı, ama bana ona itaat etmek düşer ve ezan okudum. Bana: “Kalk” dedi, kalktım. Ben ikametteyken anlamadığım kelimelerle dudakları kıpırdadı. O anda hemen güneş ikindi vakti yerini alacak şekilde geri döndü. Sonra İmam kalktı, tekbir getirdi, namaz kıldı, biz de arkasından namaz kıldık. Namazını bitirdikten sonra güneş sanki leğende ışık kayar gibi kaydı, battı ve yıldızlar dizildi. Sonra bana iltifat ederek: “Akşam ezanı için ezan oku, ey bilinci zayıf olan” buyurdu.

 

(Süleyman el-Kunduzi el-Hanefi “Yenabi’ül Mevedde” S.138 / es-Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.77-78 Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas.;  Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.11-13 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut Bas.; Şazân bin Cibril el-Kummi “el-Fedâil” S.68-69 Dâr’ür Radıy H.1368 Kum Bas./ es-Seyyid Ali el-Abtahi “İmamul Hüseyin Fi Ahadis’ül Ferikayn” S.162-163 / eş-Şeyh Hür el-Âmili “İsbât’ül Hüdât” C.2, S.490, Hadis No: 317 / er-Ravda Fil Mucizât vel-Fedâil S.147 / eş-Şeyh el-Mahmûdî “Resâil Fi Hadis Redd’üş Şems” S.291-292 / eş-Şeyh eş-Şerifi “Kelimât’ül İmâm’ul Hüseyin” S.144-145 / Vaket Saffayn S.135-136 /

 

Ehlibeyt Şairi El-Himyeri tanınmış el-mezhebe kasidesinde Hz. Ali hakkında şöyle demiştir:

 

“Ruddet aleyhişşemsu lemma fatehü

vaktussalati ve kad denet lil mağribi

hatta tebellece nuruha min vaktiha

lil asri sümme hevet heviyel kevkebi

ve aleyhi kad ruddet bi Babil’in merreten

uhra ve ma ruddet lihalkin mağribi

illa li Yuşaa ev lehu velihabsiha

veliraddiha tevilu emrin mu’cibi”

 

Açıklaması:

“Hz. Ali, ikindi namaz vaktini geçirdiği zaman güneş akşam vaktinden ikindi vaktine onun için geri döndü, İkindi namazını kılınca güneş, yıldız kayar gibi kayarak akşam vaktine dönüverdi. Babil’de bir kez daha kendisine dönmüştü. (1) Başkasına ise sadece Yuşa’ya dönmüştü. Güneşin geri dönmesine acaip teviller vardır.”

 

 

 (Eş-Şerif er-Radıy “Hasâis el-Eimmeh” S.52; Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.11-13 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut Bas.; Şazân bin Cibril el-Kummi “el-Fedâil” S.68-69 Dâr’ür Radıy H.1368 Kum Bas.; en-Nisaburi “Ravdat’ül Vahizin S.131; eş-Şeyh Müfid “el-İrşad” C.1, S.347; İbn-i Hamzi et-Tusi “es-Sakib fil-Menakıb” S.254-255; Menakıb Âl Ebi Talib C.2, S.144-145; Allamet’ül Hilli “el-Müstecad Min-el İrşad” S.138; eş-Şeyh el-Mâhuzi “el-Erbain” S.424; el-Erbeli “Keşf’ül Gumme” C.1, S.282-283; eş-Şeyh et-Tıbrisi “İlam el-Vera bi A’lam’ül Hüda” C.1, S.351; eş-Şeyh Abbas el-Kummi “el-Künye vel-Elkâb” C.2, S.191; eş-Şeyh Cafer en-Nakdi “Envar el-Aleviyye” S.137)

 

7- Müminlerin Emiri Hz. Ali Babil toprağına geçtiğinde güneş batıp namaz kılmamıştı. Bunun üzerine dizlerine çöküp uzun bir müddet duada bulundu ve güneş tekrar ikindi makamına geldi. Namaz kılındıktan sonra tıpkı yıldızın kaydığı gibi kayıp, tekrar gece oldu.

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.116 Seyyid Murtada Yayını 1902 Tahran Bas./ eş-Şeyh el-Mahmudi “Resail Fi Reddüş Şems” S.286-287 / Enis Emir “Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah” S.508)

 

 

GÜNEŞ’İN ONUN İÇİN GERİ DÖNMESİ

8-  Esma bint Amis buyurdu ki: Bir gün Resulullah (saa) Ali (as)'nin kucağında yattığı halde vahiy alıyordu. Bu durum o kadar uzadı ki, ikindi namazını kılmadan güneş battı. Resulullah (saa) vahiyden fariğ olunca İmam Ali’ye şöyle sordu: “Ey Ali, namaz kıldın mı?” İmam Ali: “Hayır, kılmadım” buyurdu. Bunun üzerine Resulullah (saa) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım! Ali senin ve Resulünün taati üzere idi. Güneşi ona geri çevir.”

Esma dedi ki: “Battığını gördüğüm gibi yine de doğup, Müminlerin Emiri Ali’nin namaz kıldığını gördüm.”

(Menakıb-ı Lil Hüvarezmi S.217; Enis Emir “Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah” S.491; Meğazeli s.96

 

9-  Resulullah (saa)’a vahiy inerken İmam Ali’nin kucağına başını koymuştu. Vahiy bitince Resulullah İmam Ali’ye: “Namaz kıldın mı, ey Ali?” diye sordu. İmam Ali buyurdu ki: “Hayır kılmadım” Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım, güneşi Ali için geri çevir!” Güneş geri döndü, hatta mescidin ortasına kadar vardı.

 

(Muhibeddin et-Tabari “Riyad’un Nadara” C.2, S.179-180)

 

 

 

ÖLÜLERİ DİRİLTMESİ

 

10-   Ebu Cafer Meysem es-Semmar şöyle anlatıyor:

 

Bir gün Emir’ün Nahıl (Arıların Emiri) Ali’ nin huzurunda idim. Ben ve bir cümle halk kitlesi onun vaazını dinliyorduk. Bir de baktım ki, bir Arap kafilesi geldi. Kapıdan bir adam içeri girdi. Tam zırh kuşanmıştı. İki tane de kılıcı vardı. Selam vermedi ve sesini çıkarmadı. Herkes ona hayretle bakıyordu. Mevlamız Emir’ül Müminin de başını kaldırıp adamın yüzüne bakmadı. Gelen adam şöyle söze başladı: Sizin en kahramanınız kimdir,

Cesareti müşteba, fazileti ilim ve cemal ile sargılı olan, kerametlerle vasıflandırılan, Kabe-i Muazzama’da doğan hanginiz? Ebu Talib’in oğlu, Muhammed’in halifesi ki, kendi zamanında    onu koruyarak onun şanını yükseltip gücünü arttıran, hanginiz 2 Amru’yu öldüren?

 

O zaman Emir’ül Müminin: Ey Ebu Said Fadıl’ın oğlu, Eş’as’ın oğlu, Samirri’nin oğlu benim. İstediğini sor? Melhuf olan kimselerin kinzi (sığınağı) benim. Marufla vasfedilen benim.  Kâf ve Kuran’il Mecid benim. Nebe’ül Azim benim, Sırat’ul Müstakim benim. Alim benim. Hakim benim, hafiz benim, rafi benim. Faziletimle bütün kitaplar konuştu ve benim ilmime akıl sahipleri tanıklık ederler. Ben Resulullah’ın kardeşi ve kızının kocasıyım.

 

O zaman Arap dedi ki : Rumuzlarınla ve isimlerinle değil.

Hz. Ali: Ey Arap kardeş, O yaptıklarından sorulmaz. Onlar hesaba çekilirler.

 

Arap şöyle dedi: Senin ölüyü diriltebileceğini, dirileri de öldürebileceğini, bir kimseyi zengin ve yoksul yapabileceğini ve her türlü müşkülatı çözebileceğini haber aldık. Ey kavminin genci, bunlar doğru mudur?

 

Hz. Ali: Ey Arap, maksadın nedir, sor. O zaman Arap dedi ki:

 

Ben sana altmış bin nüfuslu Akime kabilesi tarafından elçiyim. Benimle bir ölü gönderdiler. Bundan bir müddet evvel öldürüldü. Öldürülme sebebinde büyük bir ihtilaf oldu. Bu yüzden öldürüleni sana getirdik. Şu anda mescidin kapısı önündedir. Eğer onu diriltirsen senin necip asıllı sadık olduğuna inanırız. Senin Allah’ın yeryüzündeki hucceti olduğundan haber ettiler. Yok eğer diriltemezsen onu kavmine geri götüreceğiz buna gücün yetmediğine kanaat edeceğiz ve gücün olmadığı şeylere nefsinden konuşuyorsun. O zaman Hz.Ali Meysem’e : Ey Meysem, kalk da Kufe sokaklarında,

Kim ki, Muhammed’in damadı ve kardeşi olan Ali’ye Allah’ın kendisine verdiği fazilet ve ilmi görmek isterse yarın Necef’e buyursun.

Meysem döndüğü zaman Emir'ül Müminin  ona Arabiyi evine konut etmesini emreder. Meysem dedi ki: Arabiyi ve ölüyü.... aldım. Menzilime götürdüm ve ailem ona gereken hizmeti karşıladılar.

Bir sonraki gün Emir'ül Müminin  Sabah namazını kıldıktan sonra onunla gittim, Küfede iyi kötü hiç kimse kalmadı herkes Necef’e geldi.

 

Bunun üzerine Kufeliler toplandılar. Hz. Ali Arabiye ve bir kısım ahaliye cenazeyi devenin üzerinden indirmelerini söyledi. Cenazeyi indirdiklerinde üstündeki örtüyü çıkarttılar. Hz. Ali sordu: Kaç günden beri ölmüş?

-             Kırk bir gün oldu ey Ali. dediler.

-             Peki niçin bu adamı kestiler?

-             Bilmiyoruz. Gece sağ salim yattı. Sabahleyin ise kulaktan kulağa kesilmiş vaziyette görüldü, dediler.

 

Hz. Ali, Araba ve gelen heyete: Bunu kesen kayınbabasıdır. Çünkü kızının üzerine bir daha evlendi. Kızına bakmaz oldu. İşte bundan hiddetlenen kayınbabası gece yatarken kesti. Arap ve gelen heyet: ya Emir’ül Müminin, biz senin söylemene razı olsak bile kabile razı olmaz. Bunu dirilt de kabileye gitsin kendisi anlatsın. Yoksa kabile tamamen ayaklanmış, kılıçları çekip birbirine düşecektir. O zaman Hz. Ali, Hz. Muhammed’ül Mustafa (saa)’ya birçok salavatlar getirip ölünün ayağını salladı ve: Kalk dedi, ey Hanzileh oğlu Mudrik, seni Allahın izniyle dirilten Ali’dir. Gülam derhal dirilip oturur ve : Buyurun, ey çürümüş ve dağılmış kemikleri dirilten. Hz. Ali ona : Seni kim öldürdü? Diye sordu. Adam: Beni öldüren kayınbabamdır. İsmi de Haris’tir, babası da Remat’tır. Hz. Ali yine sordu: Kabileye akrabalarının yanına gider misin?...

Adam: “Hayır, gitmem ey Müminlerin Emiri, çünkü kayınbabamın beni tekrar öldürmesinden korkuyorum. Orada sen de olmazsan beni kim tekrar diriltecek? O zaman Hz. Ali Araba ve onunla gelen heyete: “Gidin kabileye, gördüğünüz ve işittiğiniz gibi bu durumu anlatın. Gülam benim yanımdan ayrılmıyor. Gelen heyet derhal geri gittiler. Dirilen zat da Hz. Ali’nin yanında Küfe’de kaldı. Nihayet Sıffin Savaşında şehit edildi. Küfe ehli de Hz. Ali hakkında ve ona olan söylentileri hakkında ihtilafa düştüler.

 

(Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.100-103 Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas.; el-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi “Selûni Kable en-Tefkudûni”  C.2, S.256-259  Mektebet’is Sadr 1415 Tahran Bas./ er-Ravda S.26 / Şâzân bin Cibril el-Kummi “el-Fedâil” S.1-5 / Hüseyn bin Abdülvehhab “Uyûn el-Mucizât” S.28-32 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut Bas. / el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.40, S.274-277 / Muhammed Taki Şerif “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, Hadis No.71)

 

 

11-   Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kişi geldi. Biri hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i İbrâhîm kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerin büyüğü ve efdali benim diyorsun. Nereden bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün. Hazret-i İbrâhîme Allahü teâlâ halîlim demişdir. Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdu ki: "Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, hazret-i İbrâhîme halîlim dedi ise, bana habîbim demişdir. Kişinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu mu [sevgilisi mi]" O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı. Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip, kalpten: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ şerîkeleh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” dedi. Ondan sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem yüksektir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben, diğer Enbiyâdan yüksek olduğuna nereden inanalım ki, İşittik ki, Allahü teâlâ , hazret-i Mûsâ’ya kelîmim demiştir. Her zemân onu Tûr-i sînâya çıkarıp, kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i Âdem “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdular ki, "Allahü Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya ‘Kelîmim’ dedi ise, bana ‘Habîbim’ demiştir. Eğer hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile burakı donatıp, gökleri, yerleri, arşı ile kürsîyi ve Cennet ve Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyrettirdi. Kabe kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü Teâlâ bana o şekilde ihsânlar ve nihâyetsiz lütuflar eylemiştir ki, hicâbı aramızdan kalkmıştır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz zayıf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i şerîfe getirmeyi âdet hâline getirip, terk eylemese, bin kere rahmet eyler. Ve Cennet içinde bin derece verir. Bin günâhı mahvolur. Bin altın sadaka vermişçesine sevap verir."Ebû Hüreyre ve  Enes bin Mâlik rivâyet etmişlerdir ki, o kimse de bir şey söyleyemeyip, cevâba kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerinin mübârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile parmak kaldırıp: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” dedi. Ondan sonra, hazret-i Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki: “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden yakınım ve sevgiliyim. İlklerin ve sonların seyyidi benim, dersin. Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın Rûhullah olduğunu işitmedin mi? Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi.” Fahr-ül kevneyn ve Resûl-i sekaleyn “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdu ki, “Varın, Alîyi çağırın.” Ashâptan birisi gidip, hazret-i Alîyi çağırdı. Hazret-i Alî geldikten sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o kimseye buyurdu ki: “İmam Ali’ye en eski mezarı git ve göster” O kimse dedi ki:  “Falan yerde bir mezâr vardır. Bin yıllık mezârdır.”  Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” buyurdu ki:  Yâ Alî! Var o mezârın üzerine üç kere çağır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile ne zuhûr edecekdir.” Hazret-i Alî “Kerremallahu vechehü” o mezârın üzerine varıp, bir kere “yâ Ya’kûb!” diye çağırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i şerîfi ile mezâr orta yerinden yarıldı. Bir def’a: “yâ Ya’kûb” diye çağırdı. Mezâr açıldı. Bir def’a dahâ “yâ Ya’kûb” diye çağırdı. O sırada mezârın içinden bir nûrânî pîr kalktı. Saçları uzamış. Başından toprağı saça saça ayak üzerine durup, yüksek sesle dedi ki:  (Eşhedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ şerîke leh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-i Habîb-i ekremin “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” huzûruna gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden olan kimse Müslüman oldu.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Yirminci Menâkıb)

 

 

12-  Ashab Resulullah (saa)’ın huzuruna gelip dediler ki: “Ey Resulullah, Allah İbrahim’i kendisine halil (dost) edindi, Musa ile konuştu ve İsa’ya da ölüleri diriltme kudretini verdi, sana Rabbin ne verdi?”

 

Resulullah (saa) şöyle buyurdu: “Allah İbrahim’i halil edindiyse beni habibi olarak edindi. Musa’ya hicabın arkasından konuştuysa, ben Rabbimin celalini gördüm ve benimle şifahi konuştu. İsa, Allah’ın izniyle ölüleri dirilttiyse, ben de Allah’ın izniyle sizin ölülelerinizi dirilteceğim.”

 

Ashab dediler ki: “Evet, istiyoruz.”

 

Bunun üzerine Resulullah Emir’ül Müminin Ali’yi onlarla beraber göndermek için yanına çağırdı ve kendisinin örtüsünü ona verdi ve onlarla ölülerinin mezarlarına kadar gitmesini emretti. Mezarların oldukları yere vardıklarında İmam Ali mezar ehline selam verdi ve duada bulundu. İmam Ali öyle bir kelam ile  konuştu ki, ashab o kelamı hiç duymamışlardı. Bu duadan sonra yer yarılıp sarsılmaya başladığında ashab hep birden dediler ki: “Ey Hasan’ın babası! Yeter artık, bizler zayıf düştük, Allah seni zayıf düşürmesin.”

 

Sonra hepsi Resulullah (saa)’ın huzuruna varıp dediler ki: “Bizler zayıf düştük” Resulullah onlara buyurdu ki: “Sizler Allah’a karşı konuştunuz, Allah kıyamet gününde korkunuzu zayıflatmasın.”

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.114-115 / Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.3 / Şazan bin Cibril el-Kummi “el-Fedail” S.66-67 /  es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meaciz” C.1, S.239 / el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.41, S.194 / Kutbuddin er-Ravendi “el- Haraic Vel-Ceraih”  C.1, S.184 /  Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.506-507)

 

 

KAFATASINI DİRİLTMESİ

 

13-  Ammar es-Sâbiti’den: İmam Ali, Kisra kralının sarayında dolaşırken Kisra Kralının tahtına oturduktan sonra Müneccimi çağırdı. Müneccim Dellaf geldikten sonra orada bulunanlarla birlikte sarayı gezmeye başladı. İmam Ali gördüğü her şeyi sanki Kral Kisra döneminde yaşamış gibi anlattı. Bu anlatımıyla İmam Ali herkesi hayrete düşürdü. Sarayda dolaşmaya devam ederlerken bir kafatası bulurlar. İmam Ali orada bulunanlardan leğen getirmelerini söyler. Leğen gelince İmam Ali içine su döker ve kafatasını leğenin içine koymalarını emreder. Kafatasını leğenin içine koyduklarında

İmam Ali kafatasına: “Ey kafatası! Bana haber ver, ben kimim ve sen kimsin?” diye sorar. Kafatası: “Sen Emir’ül Müminin’sin. Vasilerin seyyidisin. İtaat edenlerin imamısın. Zahiren ve batine seni ne kadar muazzam etseler azdır, sen daha muazzamsın. Ben ise Allah’ın kulu ve Emetillah’ın oğlu Kisra Enü Şirevan’ım.” İmam Ali ile beraber Sâbât ehlinden olan  bir kavim buradan ayrılıp evlerine gittiler ve ailelerine olanları ve kafatasından duyduklarını anlattılar ve Emir’ül Müminin’de ihtilafa düştüler. Sonra İmam Ali’yi bulup Kimileri  onun hakkında Hristiyanların Mesih  (İsa) hakkında dediğini ve Abdullah bin Sebe ve arkadaşlarının dediği gibi (Onun İlâh olduğunu) dediler. Halktan bazıları ona: “Eğer bunları hallerine terk edersen insanlar küfre girecektir” İmam Ali onlardan bu söylediklerini duyunca ashabına: “Onlara ne muamele uygulamamı istersiniz?” Dediler ki: “Onları Abdullah bin Seba ve arkadaşlarını yaktığın gibi ateşte yakmanı istiyoruz” İmam Ali onları topladı ve onlara dedi ki: “Bana niye böyle diyorsunuz?” dedi. Dediler ki: “Kafatasının  konuşmasını ve sana ne dediğini duyduk. Kafatasının bu şekilde konuşması Allah’tan başkasına caiz değildir, bundan dolayı dediğimizi dedik.” İmam Ali onlara: “Sözünüzden dönün ve Allah’a tövbe edin” dedi.

Onlar: Biz sözümüzden dönmeyeceğiz, bize istediğin muameleyi yap” dediler. Bunun üzerine İmam Ali onların ateşte yakılmasına emir verdi. Ateş hazırlandı ve onları ateşte yaktı. Yandıktan sonra İmam Ali halka: “Onların küllerini havaya uçurun” buyurdu. Halk onların küllerini havaya uçurduktan üç gün sonra Sâbât halkı İmam Ali’nin yanına gelip dediler ki: “Allah Allah Muhammed (saa)’in dinine! Ateşte yaktıkların adamlar eski hallerinden daha güzel bir biçimde evlerine döndüler.” İmam Ali onlara cevaben buyurdu ki: “Ben onları yakıp, siz küllerini havaya uçurmadınız mı?” Onlar: “Evet, öyle oldu” dediler. İmam Ali buyurdu ki: “Ben onları yaktım, Allah da onları diritti”

Bunun üzerine Sâbât halkı şaşırmış halde oradan ayrıldılar.

 

(Muhaddis en-Nûri ‘Ö.1320 H.’ “Müstedrek’ül Vesâil” C.18, S.168-169 Hadis No: 22410

Müesset-i Âl’il Beyt H.1408 Kum-İran Bas.; Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.90-91  Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas.; İsbât’ül Hüdât C.2, S.491 Hadis No: 320 / et-Tabari “Nevâdir’ül Mucizât” S.22, Hadis No: 5 / es-Seyyid Murtada el-Askeri “Abdullah bin Sebâ” C.2, S.188-189 )

 

Başka bir rivayette Hz. İmam Ali buyurdu ki: “Ben onları yaktım, sonra  onları dirittim”

 

Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.20-21 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut-Lübnan Bas./ Ebi Ali el-Hüseyn bin Himâm “Kitab’ül Envar” / Muhammed Taki Şerif “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, Hadis No.78) 

 

 

RAHİMDE OLANI BİLMESİ

 

14- Ammar bin Yasir ve Zeyd bin Erkam dediler ki:

 

Bir Safar ayının 17’si olan pazartesi günü idi. Hz. Ali ile sohbet ederken müthiş bir ses duyduk. Hz. Ali: “Ey Ammar, bana Zülfikar’ı getir.” Dedi. Ben de hemen getiriverdim. Hz. Ali Zülfikar’ı kılıfından çıkarıp bacaklarının üstüne koydu ve “Ey Ammar, bugün bütün Küfe halkının gammını gidereceğim, müminin imanı daha da artsın, muhalifin nifakı da daha da artsın. Ey Ammar kapıdakilere bir bak” dedi. Ammar: “Kapıyı açtım ve bir baktım ki, genç bir bayanı deveye bindirip getirmişlerdi. Genç bayan da bağırıp duruyordu. Yalvararak: “Ey yalvaranların kurtarıcısı, ey büyük güç sahibi, ey kemikleri dirilten, ey yardımcısı olmayanların koruyucusu, ben sana teveccüh ettim, senin veline tevessül ettim, Senin Resul'ünün halifesine kasıt ettim.  Yüzümü ak eyle ve beni bu ızdıraptan kurtar!” diye yakınıp duruyordu. Bayanla bir birlikte binlerce kişi gelmişti.  Onların bir kısmı bayanın lehinde, bir kısmı da aleyhinde idiler. Bayanı deveden indirip mescide getirdiler. Bayan Hz. Ali’nin yanına yaklaşıp dedi ki: “Ey mevlam! Ey çekinenlerin imamı! Senin yanına geldim ve seni kasıt ettim. Bendeki gammı gider, senin buna gücün yeter. Sen şimdiye kadar olan ve Kıyamet gününe kadar olacak her şeyi bilensin.”  Bunun üzerine

 Hz. Ali Ammar’a dedi ki: “Küfe’lileri çağır ve onlara de ki: Allah’ın, Muhammed’in kardeşine verdiğini görmek isteyen mescide gelsin” Ammar çağırınca mescit bir anda dolup taştı.

Hz. Ali: “Ey Şam halkı! Ne isterseniz sorun” dedi.  Anında aralarından ihtiyar birisi ayağa kalkar, selam verir ve “Ey mevlam! Bu bayan benim kızımdır, kendisine Arap kral ve emirlerinden talip oldukları halde beni aşiretimin nezdinde rezil etti. Oysa ben Arapların sayılı eşraflarındanım. Ama ne yazık ki, kızım evimden hamile çıkıp beni rezil etti. Ben İflis’in oğlu Filis’im, içim ateşle yanıyor. Ne yapacağımı şaşırdım” dedi. Hz. Ali, bayana: “Babanın iddia ettiği şey hakkında sen ne diyorsun” dedi. Bayan: “Senin hakkın için ey mevlam, ben masumum, asla ihanet etmiş değilim. Evet karnım büyüyor, ama nedenini ben de bilmiyorum.  Ama biliyorum ki bunu benden daha iyi biliyorsun. Ben yalan söylemedim. Ne olur beni kurtar!” der. Bunun üzerine Hz. Ali Zülfikar’ı alır mimbere çıkar ve: Allahu Ekber! “Hak geldi, batıl yıkıldı, batıl zaten yıkılacaktı” (İsra 81) buyurdu ve “Bana Küfe’nin ebesini getirin” dedi. Lebna adındaki Küfe’nin ebesi gelince Hz. Ali ona: “Ey Lebna, seninle insanlar arasında bir perde çek ve şu bayanı muayene et ki hamile olup olmadığını öğren” dedi. Ebe, bayanı muayene eder ve Hz. Ali’ye: “Evet, senin hakkın için ey mevlam! Hamiledir” der.  Bunun üzerine Hz. Ali, bayanın babasına: “Sen Şam’ın Asar köyünden değil misin?” diye sorar. Adam: “Evet” der.  Hz. Ali ona: “Sizin oralardan biriniz bana şimdi bir parça kar getirebilir mi?” diye sorar.  Adam: “Bizim orada kar çoktur, ama getirmemiz imkansızdır!” Der. Hz. Ali: “Şehriniz buradan 250 fersah uzaktır” der. Adam: “Evet! Doğrudur ey mevlam” Bunun üzerine Hz. Ali mübarek elini uzatır ve geri çekince istenilen kadar karla dolu eli görünür.  Oradaki insanlar şaşakaldılar. Hayretle birbirlerine bakışıp camiyi gürültüyle doldururlar. Hz. Ali onlara: “Susun!” buyurur. “İsteseydim karı dağlarıyla beraber getirebilirdim” buyurur. Kar parçasını ebeye verir ve “Bayanı al da caminin dışına çıkar, bir eve girin, bayanın altına bir leğen koy ve kar parçasını bayanın mahremi altına koy. Göreceksin içinden 75 derhema ve 2 dank ağırlığında bir alaka düşecektir” buyurur. Ebe, Hz. Ali’nin dediğini yapar ve gerçekten alaka düşer, tartılır. Ağırlığı aynen Hz. Ali’nin dediği gibi çıkar.

 

Bayan temize çıkınca, Hz. Ali bayanın babasına döner ve: “Ey ebel ğadab! Kızını al ve git. Allah’a yemin olsun ki hayatında hiçbir erkekle ilişkisi olmamıştır. Ancak 10 yaşındayken bir gün girdiği bir suyun içinden kızın içine farkına varmadan bir alaka girip yerleşerek bu duruma gelene kadar karnında büyümüştür” buyurur. O anda kızın babası Hz. Ali’ye: “Tanıklık ederim ki, sen rahimdekileri ve damarlardakini bilensin. Sen dinin kapısı ve direğisin.”   Bu mucizeyi gören Küfe’liler Hz. Ali’ye: “Ey Emir’ül Müminin, bizde uzun zamandır yağmur yağmadı, bize rahmet olsun diye dua eder misin? Ey Muhammed’in ilminin varisi!” dediler. Hz. Ali ayağa kalkar ve eliyle göğe işaret eder. Anında yağmur yağmaya başlar. Sular taşınca Küfe halkı Hz.Ali’ye: “Bu kadar bize yeterlidir” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali bazı kelimeler söyledi. Yağmur durdu, ardından güneş çıktı. Ali bin Ebi Talib’in faziletinde şüphe edene Allah lanet etsin.

 

(el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.40, S.277-280 Müesseset’ül Vefa 1404 H Beyrut Bas./ Şâzân bin Cibrîl el-Kummi “el-Fedâil” S.155-158  Dar’ür Radiy 1363 H. Kum Bas. /  Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyûn el-Mucizât” S.25-28 Müesseset’il A’lemi lil Matbuat 3.Baskı H.1403 Beyrut Bas.  / El-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi “Selüni kable en Tefkudûni”  C.2, S.259-262 / er-Ravda S.32-33 / Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.311-313; Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.264-266  Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas. / Muhammed Taki Şerif “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, Hadis No.69)

 

 

SUS!  EY SELFA’!

 

15-  El Hüseyn bin Ali Deynuri, Muhammed bin el-Hüseyin’den, İbrahim bin Gıyas’tan, Ömer bin Sabit’ten, İbn-i Ebi Habib’ten, el-Haris el-A’var’dan rivayet ederken Hz. Ali, kadılık yaparken yanındaydım. Kocasını şikayet eden bir kadın gelir ve ifadesini verir. Ardından Hz. Ali, kadını haksız bulur. Kadın kabul etmeyip müthiş öfkelenerek  “Ey Emir’ül Müminin, bana zulümle hükmettin. Allah bunu mu sana emretti?” deyince Hz. Ali ona: “Sus ey selfa’, ey muhi’, ey karda’, sana hakkıyla hükmettim” buyurdu. Kadın Hz. Ali’den bu sözleri duyunca huzurundan uzaklaştı. Peşinden Hureys oğlu Amru gitti. Ona yetişir ve: “Bayan! Senden acaip hareketler gördüm, Hz. Ali’nin sana söylediği kelimeler nedir ki, sen onlardan hiçbirine cevap veremedin!” der.

Kadın: “Ey Allah’ın kulu, Ali’nin bana söylediklerini bir Allah bilir bir de ben. Ondan uzaklaşmamın sebebi de bana daha büyük şeyler söylemesinden korktuğum içindir.” Amru dedi ki: “Bana bildir, sana neler söyledi?”  Kadın dedi ki:  “Bana ey selfa’ dedi. Manası ‘sen diğer kadınların adet gördüğü yerden adet görmezsin” Ali yalan söylemedi, doğrudur, ben gerçekten böyleyim. Bana: ey muhi’ dedi. Doğrudur, ben erkeklere eş değilim, kadınlarla görüşürüm. Bana ey karda’ dedi. Doğrudur, ben kocamın evine sadık değilim ve ona bağlı da değilim” dedi. Amru: “Ali bunu nereden bildi, sihirbaz veya kahin midir, sende olan şeyleri sana haber etti. Bu büyük bir ilimdir?” diye sorar. Kadın: “Ey Allah’ın kulu! Ali, asla sihirbaz veya kahin değildir. Ancak nübüvvetin Ehl-i Beyt’indendir. Kendisi Resülullah (saa)’ın vasisi ve varisidir. Kendisi Resulullah’tan gördüğünü insanlara bildirir. O, Allah’ın bu yaratıkları üzerine peygamberimizden sonra onun hüccetidir ” dedi.

 

Daha sonra Amru meclisine döner.  İmam Ali ona: “Ey Amru! Benim sihirbaz olduğumu nasıl düşünebilirsin?” der.  Amru: “Affet beni ey Emir’ül Müminin” der. Hz. Ali ona: “Bunun hesabını Allah’a vereceksin” buyurur. Hz. Ali: “Benim mucizelerimi garip görmeyin. Çünkü bu Allah’ın resulüne öğretip resulünün de bana öğretmesindendir. Bildiğiniz gibi Yuşa bin Nun, Hz. Musa’nın vasisi, Asaf bin Berhiya da Hz. Süleyman’ın vasisidir. Yuşa Güneş’i durdurdu. Asaf da Belkıs’ın tahtını bir göz kırpmasıyla getirdiği zaman Asaf, kitabın bir ilmini bildiğini söylediyse, ben onlardan çok daha güçlüyüm. Çünkü kitap ilminin tümü bendedir” buyurdu.

 

(Hüseyn bin Abdülvehhâb “Uyun el-Mucizât” / Şeyh Müfîd “el-İhtisâs” S.305-306 / Muhammed bin el-Hasan bin Furuh es- Saffâr “Besâir’üd Deracât” S.359-360 / el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.41, S.291-293 / El-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi “Selüni Kable en-Tefkudûni”  C.2, S.335-336  Mektebet’is Sadr 1415 Tahran Bas)

 

 

PEYGAMBERLERLE BERABER OLUŞU VE ONLARIN YARDIMCISI

 

16-  Resulullah sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

“Yâ Ali, kâlellâhu li:  Be’astü Aliyyen me’al enbiyâi bâtinen ve me’ak zâhiren”

 

Meali: “Ey Ali, Allah bana buyurdu ki: Ben Ali’yi peygamberlerle gizli olarak, seninle de açık olarak beraber gönderdim”

 

(Nimetullâh el-Cezâiri “el-Envâr’un Numaniyye” C.1, S.3/ Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.442 Müesseset’ül A’lemi lil Matbuât H.1413 Beyrut Bas. / Ahmet er-Rahmâni el-Hemedâni “el-İmâm Ali” S.86 / Hafız Recep el-Bersi “Meşarik-u Envâr el-Yakin” S.248 / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Gâyet’ül Merâm” C.3, S.17 / eş-Şeyh Muhammed el-Muzaffari “el-Katra” S.112  H.1407 Kum Bas./ Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.39 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. /  Nimetullâh el-Cezâiri “Kısas’ul Enbiyâ” S.91, Mektebet-i Ayetullah el-Meraşi H.1404 Kum Bas./ Kudsiyyât Kitabı.)

 

17-  Resulullah (saa): şöyle buyurdu: “Me min nebi illâ ve büisa meahü Ali bâtinen ve mai zâhiren”

 

Meali: “Hiçbir peygamber yoktur ki, onunla Ali gizli olarak gönderilmiş olmasın, benimle ise açık olarak gönderilmiştir.”

 

(Ahmet er-Rahmâni el-Hemedâni “el-İmâm Ali” S.86; İbin Ebi Cemhur el-İhsâi “el-Meclâ” S.368)

 

 

18-   Resulullah (saa): şöyle buyurdu: “Büisa Aliyyen ma külli nebi sirren ve mai cehren”

Meali: “Ali, bütün peygamberlerle gizli olarak, benimle ise açık olarak gönderildi.”

 

(İbin Ebi Cemhur  el-İhsâi  “el-Meclâ”  S.309; Ahmet er-Rahmâni el-Hemedâni “el-İmâm Ali” S.86 / Şerh-i Dua el-Cevşen S.104 /  Cami’ül Esrar S.382, 401, Hadis No: 763-804 /  El-Mürâkibât S.259 /  es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Gâyet’ül Merâm” C.3, S.17 / es-Seyyid Ali Aşur “Âli Muhammed” C.1, S.58,113,129 / el-Molla el-Hadi el-Sebzevari “Şerh-ül Esma’ül Hüsna” S.28)

 

 

19-  Resulullah (saa): şöyle buyurdu: “Yâ Ali künte meal enbiyâi sirren ve mai cehren.” 

Meali: “Ey Ali, sen peygamberlerle sır olarak benimle ise açık olarak beraberdin.”

 

(Es-Seyyid Ali el-Milani “Nefhât’ül Ezhâr” C.5, S.111, 306 / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.39 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas./ Merkez el-Mustafa “Ba’d Mâ Nüzile Fi Emir’il Müminin Ali Aleyhisselam Minel Ayat il Kuraniyye”  S.705 / Merkez el-Mustafa “Min Akvâl es-Sahâbe vet-Tabiîn ve Eimmetil Mezâhib vel Müfekkirîn Fi Ali” s.1240)

 

20-  Hz. Ali Aleyhisselam da şöyle buyurdu: “Enâ künte meal enbiyâi bâtinen ve ma’ Resulullâhi zâhiran”

 

Meali: “Ben peygamberlerle gizli, Resulullah ile açık olarak beraberdim.”

(el-Humeyni “Misbâh’ ül Hidâye” S.142)

 

21-  Resulullah (saa): şöyle buyurdu: “Yâ Ali innallâha eyyede bike en nebiyyîn sirren ve eyyedeni bike cehren.”

 

Meali: “Ey Ali, Allah Peygamberleri gizli olarak seninle teyit etti, beni de seninle açık olarak teyit etti.”

 

(Seyyid Hâşim el-Behrâni “Hilyet’ül Ebrâr”  C.2 - S.17 / es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.144 ve “Meâciz’ül İmam Ali” S.56)

 

22-  İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Allahu Tealanın hiçbir peygamber göndermemiş ki ben onun borcunu ve vad ettiğini yerine getirmiş olmayayım...”

 

(El-Meclisi "Bihâr'ül Envâr" c.39, s.350)

 

 

 

23-  “Buyurdu ki: Senin gücünü kardeşinle arttıracağız. Ayetlerimizle ikinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişmeyecektir” (Kasas 35. Ayet)

 

Hafız Şeyh Recep el-Bersi şöyle naklediyor:

Firavn, Allah’ın laneti üzerine olsun, Harun’un Musa’ya katılıp onun huzuruna geldiklerinde Firavn’un kalbine bir korku girdi.  Çünkü ikisinin önünde ata binmiş, elbiseleri ve kılıcı altından olan bir şahısı görmüştü.  Firavn da altını çok seven birisiydi. O süvari Firavn’a dedi ki: Bu iki adama (Musa ve Harun’a) icabet et! Yoksa seni öldürürüm. Bundan korkan ve çekinen Firavn, Musa ve Harun’un dışarı emanet içinde çıkmalarına müsaade etti. Onlar çıktığında kapıcısını yanına çağırtıp cezalandırdı. Kapıcıları ise Firavn’un izzeti  üzerine Musa ve Harun’dan başka hiç kimsenin kapıdan içeri girmediğine yemin ettiler. Bu süvari İmam Ali aleyhisselamın misali idi. Onunla şanı yüce olan Allah önceki peygamberlere sırren ve peygamber efendimiz Muhammed (saa)’e ise açık olarak güç vermişti. Nitekim kendisi Allah’ın en büyük ayetlerindendir ki, onunla nice velisine kıldı. O suret ile hep yardımcı olmuştu. Evliyalar da o büyük kelime ile dua ederlerdi ki, duaları kabul olunur ve darlığa düştüklerinde onunla kurtulurlardı. Buna şanı yüce olan Allah şöyle işaret etmiştir: “Ayetlerimizle ikinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişmeyecektir” Abdullah bin Abbas dedi ki: “Bu en büyük ayet o süvari ve sultan olmuştu”

 

(Hafız Recep el-Bersi “Meşâriku Envâr’ül Yakîn Fî Esrâr Emir’ül Müminin” S.81 / Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.442-443 / es-Seyyid Radi el-Musevi el-Müstanbat “el-Katra fi Menâkıb en-Nebi vel-İtra” C.1, S.66 Tahran Bas. / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.143-144 Müesseset’ül Meârif el-İslamiyye H.1413 Bahman bas. Ve “Hilyet’ül Ebrâr” C.2, S.16 / Merkez el-Mustafa “Ba’d Kerâmet Emirül Müminin ve Mucizâtihi” S.1168 / Merkez el-Mustafa “Nimâzic Min Kerâmet el-Eimme ve Mucizâtihim” S.1242 / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Meâciz’ül İmâm Ali” S.55 / Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S. 203 / Muhammed bin Abdullah bin el-Hakim en-Nişaburi “Fedâil’ül Aşra”)

 

 

24-  İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’a ant olsun ki, ben İbrahim’le beraber ateşteydim ve ona ateşi soğuk ve selamet yapan benim. Nuh ile beraber gemideydim ve onu bataklıktan kurtardım. Musa ile beraberdim ve ona Tevrat’ı öğrettim. İsa’yı beşikte konuşturdum ve ona İncil’i öğrettim. Süleyman ile halının üzerinde beraberdim, rüzgarları onun emrine verdim.”

 

(Nimetullah el-Cezairi “el-Envar ün Numaniyye” C.1, S.31 / eş-Şeyh Muhammed el-Muzaffari “el-Katra” S.112  H.1407 Kum Bas./ Hafız Recep el-Bersi “Meşâriku Envâr’ül Yakîn Fî Esrâr Emir’ül Müminin” S.248 / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Gâyet’ül Merâm” C.3, S.17 / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.39 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. / es-Seyyid Ali Aşûr “Âli Muhammed” C.1, S.130 / et-Tebrizi el-Ansari “el-Lemat’ül Beyda” S.222)

 

ALTINDA SU OLAN TAŞI KALDIRMASI

 

25-  Sıffîn harbine giderken askerler çok susamışlar idi. Su aradılar. Rastladıkları bir kilisenin râhibi, falan yerde bir çeşme vardır, dedi. Askerler bulundukları yerden o istikâmete gidiyorlardı. Şâh-ı Merdân Alî “kerremallahu vechehü” başka tarafa gitmeyiniz, o tarafda bir taş görüp, işâret edip, bunu kaldırınız buyurdu. Bütün askerler, o taşı kaldırmaktan âciz olup, kaldıramadılar. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o taşı kaldırdı. Altından, hoş ve güzel, kaynayan su çıktı. Bütün asker o sudan içip, kandıkdan sonra, yine o kaynak üzerine o taşı koyup, kapattılar. Rahip, bu kerâmeti görüp, dedi ki, ey azîz! Sen Resûl müsün? Alî “radıyallahü anh”, hâyır, velâkin Resûlün vasîsiyim buyurdu. Râhib ihlâs ile Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerine îmân getirip, Müslüman oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona Müslüman olmasının sebebini sorduğunda şöyle cevâb verdi: Yâ Ebâ Hasen [Hasenin babası]. Önceki geçenlerimizden işitmişiz ve kitaplarımızda yazılıdır ki, bu mevkî’de bir çeşme var. Onun açığa çıkması Resûl veyâ Resûlün vasîsi olmadıkça, müyesser olmaz. [Ya’nî ancak onlar açığa çıkarır.] Bugün ise sizden bu kerâmet açığa çıktı. Anladım ki, siz Resûlün vasîsisiniz! İşittiğim ve gördüğüm muhakkak olup, murâdıma erdim.

Nakl edilmiştir ki, dünyâyı terk edip, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hizmetinde bulunup, muhârebeye katılıp, şehit oldu. Hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ anh” güzel ahlâkının vasıflarından yazmak ve anlatmak insan kudretinin dışındadır. Onun hâllerini müşâhede imkânsızdır.

 

(Kıt’a):

Bir serverin ki, güzelliğini anlatmak kolay değildir,

Vasfı (Hel etâ) ola, medhi (İnnemâ).
Lâyık değil ki, onun zâtını vasf etmek,
Eteğine bulaşan Sühâ yıldızı ile.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab Ellialtıncı Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve)

 

 

İŞARETİ İLE FIRAT SUYUNUN AZALMASI

 

26-  Fırat Nehri taşacak kadar coştuğunda, Müminlerin Emiri Ali (as)'nin ashabı huzuruna gelip durumu bildirdiler. Bunun üzerine Emirül Müminin Ali, Fırat’ın kenarına gidip sopasını yere vurduğunda, Fırat iki adım geri gitti. Sonra sopasını bir daha yere vurduğunda Fırat iki adım daha geri gitti.

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.114 Seyyid Murtada Yayını 1902 Tahran Bas.; Enis Emir “Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah” S.506)

 

27-  Kûfe ehâlisi dediler ki: Yâ Emîr-el mü’minîn. Fırat suyu bu sene azdı. Çok ekinleri zâyi’ eyledi. Ne olur, Allahü teâlâ hazretlerinden dileyesin ki, su az olsun. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” se’âdethânelerine girdi. Halk kapıda beklerler idi. Sonra dışarı çıktı. Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerinin cübbesini üzerine giymiş, mubârek sarığını başına koymuş, asâsını eline almıştı. At istedi. Ata bindi. Orada olanlar ve çocuklar etrâfında olmak üzere, Fıratın kenârına geldiler. Aşağı indi. İki rekat namâz kıldı. Durdu. Asâyı mübârek eline aldı, köprünün üstüne çıktı. Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri de berâber çıktılar. O asâ ile sudan tarafa bir defa işâret eyledi. Su bir miktar azaldı. Buyurdu ki, bu kadar yeter m mi? Hepsi dediler ki: Yâ Emîr-el Müminîn, kifâyet eder.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Yetmişsekizinci Menâkıb)

 

CEBRAİL’İN ÖĞRETMENİ KİMDİR ?

 

28-   Bir gün Hz. Cebrail (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) yanında iken Hz. Ali (a.s) gelir. Cebrail (a.s) o zaman ayağa kalkar.

Resulullah (s.a.a), Hz. Cebrail’e (a.s): “Bu genç için mi ayağa kalkıyorsun?” diye sorar.

Cebrail (a.s) der ki: “Çünkü onun benim üzerimde öğretme hakkı vardır”.

Resulullah (s.a.a): “Nasıl bir öğretme hakkı vardır, ey Cebrail?” diye sorar.

Cebrail (a.s) der ki: “Allah-u Teala beni yarattığında bana sordu ki: Sen kimsin, adın nedir, ben kimim ve adım nedir? Ben ne cevap vereceğime hayret ettim. O zaman, nurlar aleminden bu genç geldi ve bana ne cevap vereceğimi öğretti. Bana buyurdu ki: “Sen Celil olan Rabbimsin ve adın Cemil’dir, ben de zelil olan kulum ve adım da Cebrail’dir. Bunun için ona ayağa kalktım ve onu tazim (saygıyla selamladım) ettim.”

Resulullah (s.a.a): “Ey Cebrail, yaşın kaç?” diye sorar.

Hz. Cebrail (a.s) der ki: “Ey Resulullah, Arş’ta bir yıldız var ki, her otuz bin yılda bir kez çıkıyor. Onun otuz bin kez çıktığını gördüm”

Resulullah Cebrail’e buyurdu ki: “Ey Cebrail, o yıldızı görsen tanır mısın ? ” Cebrail dedi ki: “Nasıl tanımam, tabi ki tanırım.”  Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: “Ey Ali, emameyi cephenden çıkar.” İmam Ali, emameyi cephesinden çıkarınca yıldızı onun yüzünde gördü.

 

 

(Hüccet’ül İslam Muhammed Taki Şerif “Sahifet’il Ebrâr” c.2, s.34 / Nimetullah el-Cezairi “Envâr’ün Numâniyye” C.1, Bab: 1, S.15 / Yunus Ramadan “Buğyet’üt Tâlib fi Marifeti Aliyyibni Ebi Tâlib” s.295 Beyrut Bas. / Şeyh Ali en-Nimazi “Müstedrek Sefinet’ül Bihâr” C.2, S.23 / eş-Şeyh Muhammed el-Muzaffari “el-Katra” S.114  H.1407 Kum Bas. / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Gâyet’ül Merâm” C.3, S.18 / el-Hafız Recep el-Bersi “Meşârik-u Envâr’ül Yakin Fi Esrâr Emir’ül Müminin” S.108 Seyyid Ali Aşur’un Tahkiki. /  es-Seyyid Ali Aşûr “Âli Muhammed” C.1, S.131-132; C.2, S.28 /   es-Seyyid Haşim el-Behrâni “Ravdat’ül Ârifin” / Kutbuddin Muhammed bin Ali bin Abdulvehhab el-Eşkûri “Hayvet’ül Kulûb” / Büstân’ül Kerâme )

 

 

BULUTA BİNİP UÇMASI VE HZ. SÜLEYMAN’I GÖSTERMESİ

 

29-  Selman el-Fârisi’den buyuruyor ki: Ömer bin Hattab’a halifeliği devrettikleri zaman, ben, Hasan, Hüseyin, Muhammed bin Hanefiyye, Muhammed bin Ebi Bekir, Ammar bin Yâsir ve Mikdat bin Esved el-Kindi ‘Allah onlardan razı olsun’ İmam Ali’nin evinde bir arada beraberdik. Hasan hazretleri İmam Ali’ye sordu ki: “Ey Emir’ül Müminin! Süleyman aleyhisselam rabbinden başkasına daha verilmemiş bir mülk istemişti ve ona bu mülk verildi. Sen Süleyman’ın sahip olduğu mülke sahip misin?  İmam Ali buyurdu ki: “Taneyi yaran Allah’a ant olsun ki, Davut oğlu Süleyman şanı yüce olan Allah’tan mülk istemişti ve Allah ona istediğini verdi. Senin baban da öyle bir mülke sahip ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellemden başka ne öncekiler, ne de sonrakiler bu mülke sahip olmuştur. Hasan hazretleri sordu ki: “Ey Emir’ül Müminin! Şanı yüce olan Allah’ın sana vermiş olduğu faziletin kerametini göstermeni istiyoruz” İmam Ali buyurdu ki: “İnşallah sizlere bu kerametlerimi göstereceğim” Emir’ül Mümimin Ali ayağa kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kıldı, sonra da Allah’a hiç kimsenin anlamadığı dualarla dua etti. Sonra eliyle batıya doğru işaret etti, hızlı bir şekilde bir bulut gelip evin üstünde durdu, onun yanında da bir bulut daha geldi. Emir’ül Müminin ona buyurdu ki: “Ey bulut, Allah’ın izniyle in. Bulut inip dedi ki: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Resulü’dür, sen de onun halifesi ve vasisin. Her kim senden şüphe ettiyse helak oldu, her kim de sana tutunduysa kurtuluş yoluna geldi” Sonra bulut yere halı gibi serildi. Sonra Emir’ül Müminin “Buluta oturun” buyurdu. Oturduk ve yerimizi aldık. Sonra diğer buluta işaret etti. Bulut hemen inip önceki bulutun söylediği  sözlerin aynısını söyledi. Sonra İmam yalnız başına onun üzerine oturdu ve bazı kelimeler söyledi ve ona batıya doğru hareket etmesi için işaret etti. Bulutlar yükselmeye ve ilerlemeye başladılar. Sonra Hasan hazretleri dedi ki: “Ey Emir’ül Müminin! Davut oğlu Süleyman aleyhisselama parmağındaki yüzük ile ona itaat ediyorlardı. Emir’ül Müminin’e ne ile itaat ediliyor?” Emir’ül Müminin Ali buyurdu ki: “Ben Allah’ın yeryüzündeki gözüyüm, ben Allah’ın yaratıkları üzerine onun diliyim, ben Allah’ın sönmeyen nuruyum, ben içinden geçilmesi gereken kapısıyım, ve onun yaratıkları üzerine onun hüccetiyim. Sizlere Davut oğlu Süleyman’ın yüzüğünü göstermemi ister miydiniz?” Hazır olanların hepsi dediler ki: “Evet, isteriz.” İmam Ali, elini cebine koyup içinden altından kırmızı yakutlu bir yüzük çıkardı. Üstüne şöyle bir yazı yazılı idi: “Muhammed ve Ali” Bu durum karşısında hayret ettik.

İmam Ali buyurdu ki: “Sizlere Süleyman (as)’ı göstermemi ister miydiniz?” Hazır olanların hepsi dediler ki: “Evet, isteriz.” İmam Ali ayağa kalkıp dışarı yürüdü ve hepsi onu takip ettiler. Birden kendilerini bir bahçede gördüler. Orada her çeşit meyve, ötüşüp uçan çeşitli kuşlar ve renk renk akan ırmakları gördüler. Uçuşan kuşlar, Emir’ül Müminin Ali’yi gördüklerinde hepsi etrafında uçuşmaya başladılar. Bahçenin ortasına vardıklarında, orada bir seririn üzerine genç birinin uzanıp yattığını gördüler. Emir’ül Müminin cebindeki yüzüğü çıkarıp o gencin parmağına taktığında, Süleyman (as) olan bu genç hemen ayağa kalkıp şöyle dedi: “Selamün aleyküm ey Emir’ül Müminin. Ey Alemlerin Rabbinin peygamberinin vasisi. Allah’a ant olsun ki sen, en büyük sadık ve en azim faruksun. Sana tutunanlar kurtulmuş ve seni terk edenler de şüphesiz olarak kaybetmişlerdir. Ben şanı yüce olan Allah’tan siz Ehl-i Beyt’in hürmeti ve kerameti hakkı için mülkümü istemiştim ve bununla isteğim yerine getirildi”

Biz Süleyman aleyhisselamdan bunları duyunca kendimi tutamayarak, Emir’ül Müminin Ali’nin ayaklarına kapandım, ayaklarını öperek, Allah’ın onlardan her tür kiri günahı giderip onları tertemiz kıldığı Ehl-i Beyt’in velayetine tabi kıldığı için Allah’a hamd ettim. Sonra da arkadaşlarımın hepsi benim yaptığımı yaptılar.

Sonra Emir’ül Müminin’e: “Kâf’ın arkasında ne var?” diye sordum. Buyurdu ki: “Onun arkasındaki ilim size ulaşmamıştır.” Dedik ki: “Peki siz biliyor musunuz, Ey Emir’ül Müminin?” Buyurdu ki: “Onun arkasındaki bilgisi benim için bu dünyanın hali ve içindeki ilim gibidir. Ben ona Resulullah (saa)’tan sonra hafizim, şahidim, sonra benden sonra çocuklarım olan vasiler.” Sonra buyurdu ki: “Ben gök yollarını yeryüzü yollarından daha iyi tanırım. Meknun ve mahzun isim biziz. Allah’a onunla sorulursa icabet edeceği güzel isimler biziz. Arş’ın üzerine yazılan isimler biziz. Bizim için Allahu Teala göğü, yeryüzünü, Arş’ı, Kürsi’yi, cenneti, cehennemi yarattı. Melekler, tesbihi, takdisi, tevhiti, tehlili, tekbiri bizden öğrendiler. Adem’in Rabbinden onlarla telakki edip, onun tövbesini kabul ettiği kelimeler biziz.

 

(el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.27, S.33-40 Müesseset’ül Vefa 1404 H Beyrut Bas. / Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.1, S.237-241 Müesseset’ül Alemi Lil Matbûât H.1423 Beyrut Bas./ Mirza Hüseyin en-Nuri et-Tıbrisi “Nefsir Rahman fi Fadail Selman” S.471-476 / Hasan bin Süleyman el-Hilli “el-Muhtadar” S.71-76 Menşurat el-Matbaatil Hayderiyye H.1370 Necef Bas. / Şeyh Ebu Hasan el-Mirandi “Mecma’ün Nureyn” S.216-221 / es-Seyyid Radi el-Musevi el-Müstanbat “el-Katra fi Menâkıb en-Nebi vel-İtra” C.1, S.121-122 Tahran Bas. / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.48-50 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. / Merkez el-Mustafa Ba’d Keramet Emirül Müminin ve Mucizatihi S.1218-1219 / Merkez el-Mustafa “Nimazic Min Kerametil Eimme ve Mucizatihim” S.1275-1276 / Merkez el-Mustafa “Ammar bin Yasir” C.2, S.108 / Minhâc’it Tahkîk İlâ Sevâ’it Tarîk / El-Erdebili “Hadikat’üş Şia” / Nevadir’ül Hikme / Ensab’ün Nevasib)

 

CİNNİLERİN KORKULU RÜYASI

 

30-   Tarihçiler şöyle rivayet etmişlerdir: Bir gün Resulullah (saa)’ın huzurunda bir cinni vardı. Müşkül konular hakkında sorular soruyordu. Müminlerin Emiri Hz. Ali (as)’nin peygamber efendimize doğru geldiğini gören cinni o kadar ürktü ve korktu ki, bir kuş şekline dönüşüp titremeye başladı ve dedi ki: “Ey Resulullah! Beni koru! Resulullah (saa) buyurdu ki: “Seni kimden koruyayım?” Cinni dedi ki: “Sana doğru gelen şu genç adamdan!” Resulullah buyurdu ki: “Hangi sebepten dolayı bu genç adamdan korkuyorsun” Cinni dedi ki: “Tufan olduğunda Nuh’un gemisini batırmak için elimi uzattığımda bu genç elimi vurup kesmişti.”

 Cinni kesilen elinin yerini çıkarıp gösterdi. Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: “Evet, doğru söylüyorsun, o genç budur”

 

(Hafız Recep el-Bersi “Meşâriku Envâr’ül Yakîn Fî Esrâr Emir’ül Müminin” S.85 ve “Levâmi’ül Envâr” / Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.443 Müesseset’ül A’lemi lil Matbuât H.1413 Beyrut Bas. Es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meaciz” C.1, S.142 ve  “Hilyet’ül Ebrâr” C.2, S.15 / Şeyh Ebu Hasan el-Mirandi “Mecma’ün Nureyn” S.190-191/  es-Seyyid Radi el-Musevi el-Müstanbat “el-Katra fi Menâkıb en-Nebi vel-İtra” C.1, S.66-67 Tahran Bas. / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.38-39 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. / Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S. 204 / Merkez el-Mustafa “Ba’d Kerâmet Emirül Müminin ve Mucizâtihi” S.1168 / Merkez el-Mustafa “Nimâzic Min Kerâmet el-Eimme ve Mucizâtihim” S.1242)

 

31-  Bir gün Resulullah (saa) bir başka cinni ile oturup sohbet ederken, Müminlerin Emiri İmam Ali’nin geldiğini fark eden cinni korkmuş ve demiş ki: “Ey Resulullah! Bu gelen gençten beni koru!” Resulullah (saa) buyurdu ki: “Bu genç sana ne yaptı ki?” Cinni dedi ki: “Süleyman’a karşı çıktığımda o bana karşı cinler göndermişti. Ben o cinlere karşı mücadele ederken bu genç süvari olarak üzerime geldi ve beni esir alarak yaralamıştı. İşte vurduğu yer şurasıdır ve halen iyileşmedi” O anda Cebrail inerek dedi ki: “Hak sana selam okur ve buyurdu ki: “Ben hiçbir peygamber göndermemişim ki Ali’yi onunla beraber sır olarak göndermiş olmayayım. Onu seninle ise açık olarak gönderdim”

 

(Hafız Recep el-Bersi “Meşâriku Envâr’ül Yakîn Fî Esrâr Emir’ül Müminin” S.85 ve “Levâmi’ül Envâr” / Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.443 Müesseset’ül A’lemi lil Matbuât H.1413 Beyrut Bas. Es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meaciz” C.1, S.142 ve  “Hilyet’ül Ebrâr” C.2, S.15 / Şeyh Ebu Hasan el-Mirandi “Mecma’ün Nureyn” S.190-191/  es-Seyyid Radi el-Musevi el-Müstanbat “el-Katra fi Menâkıb en-Nebi vel-İtra” C.1, S.66-67 Tahran Bas. / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.38-39 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. / Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S. 204 / Merkez el-Mustafa “Ba’d Kerâmet Emirül Müminin ve Mucizâtihi” S.1168 / Merkez el-Mustafa “Nimâzic Min Kerâmet el-Eimme ve Mucizâtihim” S.1242)

 

32-  Fedailül Aşra kitabının yazarı rivayet etti ki, bir cinni Resulullah (saa)’ın meclisinde oturmuştu, İmam Ali içeri girdi, cinni kayboldu, İmam Ali gidince Cinni kendi yerine geri geldi. Resulullah cinniye sordu ki: “İmam Ali’nin yanından niye kayboldun?” Cinni dedi ki: “Ali beni yaraladı.” Resulullah (saa): “Nasıl yaralasın ki, sen sadece Süleyman as zamanında zuhur edersin? Daha sonra Resulullah buyurdu ki: “Allahu Teala Ali’nin suretinde peygamberlerle beraber savaşan bir melek yarattı.

 

(es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meaciz” C.1, S.143Müesseset’ül Meârif el-İslamiyye H.1413 Bahman bas./ Şeyh Ebu Hasan el-Mirandi “Mecma’ün Nureyn” S. 191/ Muhammed bin Abdullah bin el-Hakim en-Nişaburi (Ö.H.405) “Fedâil’ül Aşra” / Merkez el-Mustafa “Ba’d Kerâmet Emirül Müminin ve Mucizâtihi” S.1168)

 

KARINCALARIN SAYISINI BİLMESİ

 

33-  Ammar bin Yasir hazretleri dedi ki: Müminlerin Emiri Hz. Ali (as) ile beraber giderken, karıncalarla dolu bir vadiye vardık. Ben ona: Ey Müminlerin Emiri, Allahın yarattıklarından bu karıncaların sayısını, aralarında kaç erkek ve kaç dişi mevcut olduğunu bilen birini bilir misin? diye sordum. Hz. Ali şöyle cevap buyurdu: Evet, ben bir kişiyi tanırım ki  bu karıncaların sayısını, aralarında kaç erkek ve kaç dişi olduklarını bilir.  Ben dedim ki: O kişi kimdir? Buyurdu ki: Ey Ammar, Yâsin süresindeki (12.Ayet) “Biz, her şeyi apaçık bir imamda saymışız” ayetini okumadın mı? Dedim ki: Evet ey mevlam. Bunun üzerine Müminlerin Emiri şöyle buyurdu: İşte o apaçık İmam, benim. (Karıncaların sayısını, içlerinde kaç erkek ve kaç dişi olduklarını ben bilirim)

 

(Süleyman el-Kunduzi "Yenabi' ul Mevedde" s.77 / es-Seyyid Haşim el-Bahrani el-Hüseyni “el-Burhan fi-tefsir-i Kuran” Tahran bas.1415 c.5, s.7 / Hüseyn bin Ahmed el-Hüseyni “Tefsir-i İsne Aşar” Tahran 1. bas.1363 c.11, s.62-63 (farsça) / Hüccet’ül İslam Muhammed Taki Şerif “Sahifet’il Ebrar” c.1, s.113 / El-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi “Selüni kable en Tefkudûni”  C.2, S.160-161; Şazan bin Cibril el-Kummi “er-Ravda” S.2 /  Şazan bin Cibril el-Kummi “el-Fedâil” S.98 / el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.40, S.176 / es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meâciz” C.2, S.133 / Şeyh Cafer en-Nakdi “Envâr’ül Aleviyye” S.89)

 

34-  Ebu Zer  dedi ki:  Karıncalarla dolu bir vadiden geçiyorduk. Hz.Ali’ye: “Tenzih ederim bunların sayısını bilene” dedim. Bana dedi ki: “Öyle deme!  Bunları yaratanı tenzih ederim, de. Ben bunların sayısını, aralarında kaç erkek ve kaç dişi olduklarını Allahın izniyle bilirim .

 

(Süleyman el-Kunduzi "Yenabi' ul Mevedde" Bab: 14, S.77; Muhammed Rıda el-Kummi el-Meşhedi “Kenz’üd Dekaik ve Bahr’ül Garaib” Tahran 1. bas. 1366 c.11, s.63 / es-Seyyid Haşim el-Bahrani el-Hüseyni’nin “el-Burhan fi-tefsir-i Kuran” Tahran bas.1415 c.5, s.7 / / eş-Şeyh Ebu Cafer Muhammed bin Hasan et-Tusi’nin ‘Misbah’ül Envar’ / Hüccet’ül İslam Muhammed Taki Şerif’in “Sahifet’il Ebrar” c.1, s.109 / Yunus Ramadân “Buğyet’üt Tâlib Fi Marifeti Ali Bin Ebi Tâlib” S.401 Müesseset’ül A’lemi lil Matbuât H.1413 Beyrut Bas.; es-Seyyid Haşim el-Behrâni “Medinet’ül Meâciz” C.2, S.132-133; Ahmet er-Rahmani el-Hemedani “el-İmam Ali” S.145; es-Seyyid Şeref üd-Din el-Hüseyni “Tevil’ül Âyât ez-Zâhira” C.2, S.490)

 

 

KAFİRLERİN KORKULU RÜYASI

 

35- Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:

“Cabir-i Ensari şöyle rivayet etmiştir: Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali (a.s)’la birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıcı vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya; “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” Bana bu söylediklerine şaşırdım.

 

(İbn-i Ebi Cumhur el-İhsâi “el-Meclâ” s.410. / Mirza Muhammed Taki “Sahifet’ül Ebrâr” C.2, S.30 Dâr’ül Cîl H.1414 Beyrut Bas. /  Ahmet er-Rahmani el-Hemedani “el-İmam Ali” S.604 el-Münir Littibâa Ven-Neşir H.1417 Tahran Bas.)

 

36-  Ebu Hasan el-Basri kitabında rivayet etti ki: Ahzap günü kavim kaçtıklarında 70 fırkaya ayrıldılar, her fırka arkasında Ali bin Ebi Talib’i görüyordu.

 

(es-Seyyid Hâşim el-Bahrâni “Medinet’il Meâciz”  C.2, S.307; C.3, S.133  ve “Meâciz’ül İmâm Ali” S.375 / İbn-i Şehraşub “Menakıb Âl Ebi Talib” C.2, S.444  / Merkez el-Mustafa “Ba’d Ma Cae Fi Gazvet’ül Handek” S.341)

 

 

HZ. ALİ’NİN TECHİZ VE TEKFİNİ

 

37-  Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ azze şânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâma: “Gemi yap” diye buyurdu. O da gemiyi yaptı. Tamâmladıktan sonra, üç tahta arttı. Nûh aleyhisselâm buyurdu ki: “Yâ Rabbel Alemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım.” Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki: “Ey Nûh! Benim bir dostum vardır. Ona Alî derler. Âhır zamânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmaktan gayri işe yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada bir kabir kazın. Bu tabutu o kabre defnedin. Meleklere emredeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar ziyâret etsinler.

       Rivâyet ederler ki, Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu ki: “Yâ Alî! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrâîl aleyhisselâm bildirmiştir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin Nûh aleyhisselâm zemânında bir yerde kazılmıştır. Ben o yeri bilmiyorum. Halktan da bir kimse bilmez. Ecelin yaklaştığı sırada, Hasan ve Hüseyin’e vasiyet eyleyip, de ki: ‘Ben öldüğüm vakit, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, namâzımı kılınız. Âlem-i gaybdan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin üzerine koyun. Benim ardımca Kûfe kapısına kadar gelin. Ondan sonra beni koyun. Siz geri dönün.’”  O hazret [hazret-i Alî] de, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’e bu vasiyeti buyurdular.

           Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhümâ” dediler ki: “Eâ babamız bize izin ver. Cenâzenin ardınca varılacak yere kadar gidelim. O hazret [hazret-i Alî], buyurdu ki: İzin yoktur. Böyle varınız ve hemen kapıdan geriye dönünüz. O iki sultân da, o mahalde vasiyeti gözleyip dururken, baktılar, bir deve gelip, huzûrlarında çöktü. Cenâzeyi üzerine yüklediler. Kûfe kapısına kadar vardılar. Deve gitti. Bunlar da geri döndüler.

Sabâh olunca, Kûfe ehli toplandılar: “Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini niçin çıkarmazsınız ki, teçhîz ve tekfîn işini görelim” dediler. Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular ki: “Bu işler, bu gece yapıldı.” Küfe ehli: “O zaman  bize niçin haber vermediniz?” diye sorduklarında hazret-i Hüseyin buyurdular ki: “Dedemiz, bize öyle vasiyet etmiş idi. Biz de o vasiyeti sakladık.” Kıssayı başlangıcından sonuna kadar haber verdiler.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, doksandördüncü Menâkıb)

 

BABASININ VEFATINDA HZ. HÜSEYİN’İN DUYDUKLARI

 

38-  Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” vefât etti. “Dışarı gidiniz!” diye bir ses işittik. “Bu Hüdâ’nın kulunu yalnız bırakınız” diyordu. Biz de dışarı çıktık. Evin içinden bir ses geldi: “Muhammed “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretleri vefât etti. Onun vasîsi şehît oldu. Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekir?” dedi. Birisi de cevap verdi: “Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse, ümmetin bekçisi olur.” Ses kesildi. İçeri girdik. Onu yıkanmış ve kefen sarılmış bulduk. Namâzını kılıp, defnettik.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, doksanyedinci Menâkıb)

 

Kimi rivayetlere göre Hz. Ali’yi yıkayan ve kefenleyen yine kendisiydi.

 

ONU YALANLAYANIN HALİ

 

39-  Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir şahsa dedi ki: “Benim haberimi Mu’âviye’ye niçin götürürsün?” O şahıs inkâr etti. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”: “Yemîn eder misin?” dedi. O şahıs yemîn etti. Hazret-i Alî buyurdu ki: “Eğer yemîninde yalancı isen, Allahü teâlâ senin gözlerini kör eylesin!” Bir hafta geçmeden gözleri kör oldu.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Ellidokuzuncu Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve’den naklen)

 

40-  Yine Emîr-ül Mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ruhbeden bir şahsa, bir şey sordu. Doğru söylemedi. Hazret-i Alî: “Yalan söylüyorsun” buyurdu. O şahıs: “Yalan söylemiyorum” dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: “Senin üzerine duâ ederim, eğer yalan söylemiş isen, Allahü teâlâ seni kör eylesin.” O şahıs Ruhbesine gitmeden kör oldu.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Ellidokuzuncu Menâkıb; Şevâhid-ün Nübüvve’den naklen)

 

41-  Yine hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün mescitte hâzır olanlara ant içtirdi: “Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerinden her kim ‘Beni seven, Alîyi de sever’ hadîs-i şerîfini işitmiş ise, şahâdet etsin. Ensârdan on kişi hâzır olup, şahâdet ettiler. Bir kişi de bu hadîs-i şerîfi işitmiş idi ve o mecliste hâzır idi. Şahâdet etmedi. Hazret-i Alî buyurdu ki: “Ey falan, niçin sen şehâdet etmezsin ki, sen de o mecliste olup, hadîs-i şerîfi işitmiş idin!” O kişi dedi ki: “Ben ihtiyârladım; unuttum.” Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona şöyle beddua etti: “Yâ Rabbî! Eğer bu şahıs yalan söylüyor ise, onun derisinde bir beyâzlık açığa çıkar ki, sarığı onu örtmesin.” Rivâyet eden der ki: “Vallahi ben o şahsı öyle gördüm ki, iki gözünün ortasında beyâzlık meydâna geldi. Hattâ Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” demiştir ki, ben de o mecliste veyâ onun gibi bir mecliste hâzır idim. Ben de o hadîs-i şerîfi işitenlerden idim. Ammâ şahâdet etmedim. Allahü teâlâ azze şânühü benim gözlerimin nûrunu giderdi. Her zaman o şahâdet etmemenin pişmânlığını çekerdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden mağfiret talep ederdi.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Ellidokuzuncu Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve’den naklen)

 

BİR KİMSEYE, SENİ HACCAC ÖLDÜRECEK BUYURMASI

 

42- Haccâc-ı Yûsüf “Allahü teâlâ müstehâkını versin”, Kümeyl bin Ziyâd’ı “radıyallahü teâlâ anh”, çağırdı. Kümeyl ondan kaçtı. Haccâc-ı zâlim, Kümeyl’in akrâbalarının vazîfelerine son verdi. Kümeyl bunu işitti ve dedi ki: “Benim ömrüm zâten bitmiştir [yaşlandım]. Benim sebebim ile, kavmimin mahrûm olması lâyık değildir. Haccâc’ın yanına vardı. Haccâc ona dedi ki: “Seni öldürmek istiyorum” Kümeyl dedi ki: “Benim ömrüm az kalmıştır. Ne dilersen onu yap. Bizim vademiz yakındır. Benim ölümümden sonra hesap vereceksin. Bana Emîr-ül Mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber vermiştir ki, seni Haccâc öldürecektir.” O zâlim onun boynunu vurdu.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, sekseninci Menâkıb)

 

HARİCİLERİN YOK OLACAĞINI ÖNCEDEN BİLMESİ

 

43-  İmam Ali Nehrivan savaşında Hariciler’e karşı savaşmadan önce şöyle buyurdu: “Allah'a ant olsun ki, onlardan on kişi kurtulmayacak ve bizden de on kişi şehit düşmeyecektir”

Ashabından yedi kişi şehit oldu, Haricilerden de sekiz kişi kurtuldu.

 

(Menakıb-ı Meğazeli S.406 /  Süleyman el-Kunduzi el-Hanefi “Yenabi’ül Mevedde” S.407 / Menakıb-ı Hüvarezmi S.185 /  İbn-i Sabbağ el-Maliki “Fusûl’ül Mühimme” S.107 / Seyyid Radi “Nehc’ül Belağa”  C.1, s.107 / Ali bin Yusuf el-Hilli “İded’ül Kavi”  S.56 / el-Bağdadi “Tarih-i Bağdat” C.14, S.364 Mısır Bas. / İbrahim el-Beyhaki “el-Mehasin vel-Mesavi”  S.385 Beyrut Bas. / İbn-i Ebil Hadit “Şerh-i Nehc’ül Belağa” C.1, S.204, Kahire Bas. / et-Tüsteri el-Meraşi “Şerhi İhkak’ul Hak” C.8, S.89 / el-Müttaki el-Hindi “Muntahab Kenzul Ummal” C.5, S.436 / eş-Şeblenci “Nur’ul Absar” S.94, Mısır Bas. / el-Müttaki el-Hindi “Kenz’ul Ummal” C.11, S.311 / Sünen ed-Derakutni C.3, S.131 / Necmettin eş-Şafii “Menal’üt Talib” S.415)

 

 

HACCAC’IN KANBER’İ ŞEHİT EDECEĞİNİ HABER VERMESİ

 

44- Haccâc bir gün dedi ki, isterim Ebû Türâb  [Hazret-i Alî]’ın ashâbından birini katledeyim ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine yaklaşayım. Hazret-i Alî’nin “radıyallahü anh”, kölesi Kanber ile sohbet etmiş olduğunu hiç kimse bilmezdi. [Hazret-i Alînin en çok sohbet etdiği kimselerden idi.] Haccâc, Kanber’i çağırttı ve dedi ki: 

“Kanber! sen misin?”

Kanber: “Evet benim” dedi.

Haccâc: “Alî ibni Ebî Tâlib senin Mevlân mıdır?” dedi.

Kanber: “Benim Mevlâm Allahü teâlâ hazretleridir. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî velîm ve sebeb-i ni’metimdir.”

Haccâc dedi ki: “Seni öldürmek istiyorum. İhtiyârınla nasıl öldürülmek istersin?"

Kanber dedi ki: “İhtiyâr senindir, beni nasıl öldürürsen, ben de seni kıyâmetde öyle öldürürüm. Zâten bana Emîr-ül Mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, ‘ey Kanber, seni zulm ile katledecekler’ diye haber vermişti. Sonra Haccâc Kanber’i “radıyallahü teâlâ anh” katletti.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, seksenbirinci Menâkıb)

 

HZ. HÜSEYİN’İN ŞEHİT OLACAĞINI HABER VERMESİ

 

45-  Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Berâ’ bin Âzib’e dedi ki: “Benim oğlum Hüseyin katledilecektir. Sen o zamanda ona yardım etmeyeceksin.” hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” şehit oldu. Berâ’ bin Âzib, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” doğru söyledi. Hazret-i Hüseyn katletildi. Ona yardım yapamadığıma pişmânım, dedi

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, seksenikinci Menâkıb)

 

KERBELA’DAKİ SÖZLERİ

 

46-  Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir seferinde Kerbelâ’ya uğradı. Sağına ve soluna baktı. ağlayarak geçti ve buyurdu ki: “Vallahi onların develerinin çökeceği ve onların katledilecekleri makâm burasıdır.” Eshâbı dediler ki: “Ey Emîr-el Mü’minîn! Bu ne makâmdır?” Buyurdu ki: “Burası Kerbelâ’dır. Bu yerde, bir kavim katledilecektir. Onlar hesapsız Cennete girerler.” Hiç kimse bu sözlerin manâsını hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vakası oluncaya kadar anlamadı.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, seksenüçüncü Menâkıb)

 

 

KÜFE’DEN GELEN ASKERLERİN SAYISINI ÖNCEDEN BİLMESİ

 

47- Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Kûfe’den asker istedi. Bir takım söz ve hareketten sonra, asker gönderdiler. Asker gelmezden evvel hazret-i Alî buyurdu ki: “Kûfe’den iki bin er ve de bir kişi geliyor.” Ashaptan biri: “Bu sözü işittim, o askerleri bir bir saydım, buyurduklarından ne eksik, ne fazla idi, dedi.”

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, seksendördüncü Menâkıb)

 

SÖZÜNE İTİRAZ EDENİN DELİ OLMASI

  

48-  Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün minbere çıktı. Buyurdu ki: “Ben Allah’ın kulu, Resûlü’nün kardeşi, Cennet kadınlarının seyyidesinin nikâhlısıyım. Her kim benden gayri bu davâda bulunsa, Allahü teâlâ hazretleri o kimseye belâ verir.” O mecliste olan bir kişi, dedi ki: “Allah’ın kuluyum ve Resûlü’nün kardeşiyim sözü kimseye hoş gelmez, bu söze kimse inanmaz.” O şahıs yerinden kalkmadan, aklını kaybedip, deli oldu. Onu, ayağından yapışıp, mescitten dışarı çıkardılar. Komşularından, ona dahâ önceleri böyle bir şey olmuş mu, diye sordular. Dediler ki: “Olmamıştı.” Herkes bildi ki, Emîr-ül Mü’minîn Alî’ “radıyallahü anh” tan dolayı deli oldu.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Altmışıncı Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve’den naklen)

 

ONU SEVMEYEN HARİCİNİN HALİ

 

49-  İmâm-ı Müstagfirî “rahimehullahi teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) adlı kitâbında, Firâs bin Amrdan “radıyallahü teâlâ anh” nakl eylemişdir. Ona Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretleri zemân-ı şerîflerinde bir baş ağrısı ârız oldu. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” iki gözü ortasını tutdu. Mubârek parmakları ile tutduğu yerden kirpi kılı gibi kıl çıkdı. O ağrı ondan gitdi. Hâricîlerin emîr-ül mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” üzerine hücûm etdikleri günde, Firâs de onlara uydu. O vakt o kıllar alnından döküldü. O sırada o ağrı tekrâr başladı. Ona dediler ki, bu iş sana hâricîlere uyduğun için hâsıl oldu. Tevbe ve istigfâr etdi ki, o kıl alnında çıkıp, o ağrı ondan temâmen gitdi.

 

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Altmışyedinci Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve’den naklen)

 

ONA DİL UZATANIN MİMBERDEN DÜŞÜP ÖLMESİ

 

50-  Abdüllah rivâyet eyler ki, İbrâhîm bin Sâlim Mahzûmî Medîne-i Münevverede vâlî iken, her Cum’a, halkı minber ayağına toplardı. Kendi minbere çıkıp, Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dil uzatır, kötülerdi. Bir Cum’a minber ayağında bana uyku galebe geldi. Rü’yâmda gördüm ki, Resûlullah “sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem” hazretlerinin mübârek kabirleri açılıp, kâfurdan elbiseler ile çıkıp, geldi. Bana hitap edip, buyurdu ki:  “Yâ Abdüllah! Seni bu habîsin kelimeleri üzmez mi?” Dedim ki: “Evet üzer yâ Resûlallah! Ammâ ne çâre, hâkimin hükmüne itâ’at ediyorum.” Buyurdu ki: Yâ Abdüllah! Allahü teâlâ ona ne yapacak, bak, gör!” Gözlerimi açıp, baktığımda, gördüm ki, minberden düşüp, helâk oldu.

(Seyyid Eyyub bin Sıddık  “Menâkıb-ı Çihâr Yâri Güzîn” 6. Bab, Elliikinci Menâkıb; Şevâhid-ün nübüvve)

 

ANNESİNİ KURTARMASI

 

51-  Hz. Ali’nin eşinin adı birçoklarınızın bildiği gibi Hz. Peygamber (saa)’in kızı Fatımatüz Zehra’dır. Annesinin adı da Fatıma bint Esed’dir.

 

      Fatıma bint Esed, çocukluğunda birkaç Arap kızı ile çöle gittiler. Oynuyorlardı. Uzaktan bir aslan onlara doğru geliyordu. Fatıma’dan büyük kızların hepsi kaçtılar, yalnız Fatıma bint Esed, küçük olduğu için kaçamadı, ne yapacağını şaşırdı, hayran kaldı. Bu sırada çölden bir süvari peyda oldu, kılıcını çektiği gibi Arslanı iki parçaya böldü. Fatıma bunu görünce kendini süvarinin ayağına attı, boynunda olan gerdanlığı açarak ona hediye verdi.

 

Fatıma’nın baba ve annesi kızlardan hadiseyi duyunca ağlayarak çöle düştüler. Fatıma’yı selamette buldular. Onlar da bu sefer süvariyi aramaya başladılar, onu bulup Mekke’ye götüreceklerdi. Fakat onu bulamadılar, bulamayınca Mekke’ye döndüler.

 

Günlerden bir gün Allah’ın galip aslanı, çocukluk zamanında annesi ile şakalaşıyordu. Annesi ona dedi ki: “Ey oğul, sen henüz çocuksun, çocuklar anneleri ile şaka yapmazlar”

İmam Ali: “Anneciğim, aslanla süvarinin kıssasını ne çabuk unuttun. Seni aslanın elinden kurtaran o süvariyi hatırlayabilir misin?” diye sordu.

Hz. Fatıma sordu: “Benim ile o süvarinin arasında geçen olaya dair bir delilin var mı?”

 

İmam Ali elini koynuna götürdü, annesinin gerdanlığını çıkardı ve dedi ki: “Ey anneciğim, bak gör bakalım, bu gerdanlık aynı gerdanlık mı, değil mi?”

 

Hz. Fatıma: “Evet, aynı gerdanlık” dedi.

 

İmam Ali: “Aslanı öldüren ve seni ondan kurtaran ben idim” dedi.

 

(Op. Dr. Mehmet Ali Derman “Dört Büyük Halife” S.282 Osmanlı Matbaası İstanbul 1977)

 

 

HAYBER KALESİ’NİN FATİHİ

 

52-  Hz. Muhammed Hayber kalesini fethetmek için yarı yola kadar gitmişti. O zaman Medine’de bulunan Yahudilerin Müslüman ordusunu arkadan vuracaklarını duyar. Bunun üzerine Hz. Ali’yi gönderir. Hz. Ali o Yahudilerin hepsini sürgün edip Şam’a gönderir. Ve Müslüman ordusuna kavuşur. Hayber Kalesi’ne varırlar. Kalenin gayet muhkem yedi tane burcu vardı. Yani yedi duvarla çevrili idi.  Kale yüksek duvarların şekli de aşağıdan yukarıya harman şeklinde az mesafe ile kaleyi çevirmişlerdi. Kuran-ı Kerim’de bu duvarlara “Husun” şeklinde geçer. Hz. Muhammed (saa) birinci günü sancağı Ebu Bekir’e teslim eder. Ebu Bekir kaleyi fethetmeden geri kaçar. İkinci günü sancağı Ömer’e teslim eder. Yine fethetmeden geri kaçar, hayatını da zor kurtarır,  suçu askerlerine atar, askerleri de suçu ona atarlar. Bunun üzerine  Peygamber “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve resulünü sever, Allah ve resulü de onu severler. Allah kaleyi onun eliyle fethedecektir, o kerrardır, firar (geri kaçanlardan) değildir.” buyurdu. Herkes bu şerefe nail olmak istedi. Sonra peygamber sancağı Hz.Ali’ye verir. Hz.Ali kaleye yürür. İlk önce kırk kulaç genişliğinde olan su hendeğini aşar. Fakat Yahudiler, yağmur gibi ok fırlatmaya devam ederler. Hz. Ali’nin karşısına Yahudilerin en büyük yiğidi, bir ordu bedelinde saydıkları “Merhab” Çıkar. Merhab Hz. Ali’ye “sen kimsin” diye sorar. Hz. Ali: “Benim o kimseyim ki annem  adımı Haydar koymuştur” dediğinde Merhab’ın kalbine korku düşer. Çünkü Merhab’ın annesine bir falcı kadın: “Senin oğlunu Haydar isimli bir şahıs öldürecektir” demişti. Merhap savaşmaktan çekinip geri döner, bu arada Şeytan insan şeklinde görünüp “Dünyada kim bilir ne kadar Haydar vardır, artı bir kadının sözüne mi inanacaksın” deyip  Merhab’ı Hz. Ali ile savaşmasını ikna eder. Merhab geri döner. Hz. Ali’nin yanına gelip ona kendi kahramanlıklarını anlatan beyitler okur, Hz. Ali de ona cevap olarak beyitler okur.  Hz. Ali’yle çarpışırken Hz. Ali Zülfikarı kaldırıp parlar ve ona öyle bir darbe indirir ki, Merhab’ın başındaki taştan başlığını, kafasını, altındaki atı ikiye böler, o darbeyle kılıcı yere çarpar, yer yarılır, su fışkırır.  Hz. Ali Merhab’ın işini bitirdikten sonra diğer yahudilerle çarpışmaya başlar, bu arada yere düşürür, bir Yahudi onun kalkanını alıp kaçar. O anda Hz. Ali 44 kişinin açıp kapatabildiği  demirden olan koca Hayber Kalesi’nin kapısını tutup sallamaya başlar. Kapı sallandıkça tüm kale sarsılmaya başlar. Orada duvar nöbetçilerinden biri Hz. Ali’ye ne yapıyorsun? Diye sordu. Hz. Ali’de: Kalenin kapısını koparacağım, dedi. Nöbetçi şöyle cevap verdi: Yahu sen kapıyı koparacaksın, ama bütün kale duvarları sallanıp yıkılacak. Hz. Ali de: Kale duvarları yıkılırsa bana ne. Dedi. Yahudi, bu büyük kudreti Hz. Ali’den görünce: Ey Kahraman, sen kimsin? Dedi. Hz. Ali: Ben Ebu Talib oğlu Ali’yim, sizin Tevrat’ta ismim “İliyya”dır, der. Yahudi: Ya Ali, sana ricam başını açar mısın? Senin İlya olup olmadığını bileyim, der. Hz.Ali başını açınca başından muazzam bir nur semalara kadar yükseldiğini görür,  o anda Yahudi (şükür olarak) secdeye kapanır. İslamiyeti kabul edip: Ey Ali, benim dinim senin dinin üzerindedir, deyip iman eder.

Ardından Hz. Ali kapıyı koparır, onu hendeğin üzerine köprü durumuna getirir. Ancak kapı hendeğin iki ucuna yetişmeyince Hz. Ali  mübarek elini kapı ile  ile tutar ve İslam askeri o kapının ve İmam Ali’nin elinin üzerinden içeri geçerler. Böylece kalenin birinci duvarından içeri girmişlerdi. Hz. Ali kapıyı kalkan olarak kullanıp onunla savaşmaya başlar. Çarpışmanın sonunda kapıyı bırakır. İslam askeri altı burcu geçmeğe muvaffak olurlar. Fakat yedinci burcu geçmek mümkün değildi. Çünkü gayet muhkem idi. Yahudilerin hepsi de yedinci burçta kalenin içine yerleşmişlerdi. Müslümanlar düşünüp taşındıktan sonra Resulullah (saa)’a şöyle bir teklifte bulundular: Ya Resulullah, Hz. Ali’yi mancınık vasıtası ile atalım kalenin içine insin. Bu şekilde yedinci duvarı da geçmiş oluruz. Bu karar derhal tatbik edildi. Hz. Ali havanın üzerine basarak yedinci burca yürüdü.  Hz. Ali yedinci burcun üzerinde durup Arap kabileleri arasında meşhur ve korkunç narasını bu Yahudilerin üzerine atmıştı. Onlar Hz. Ali’yi yedinci burcun üstünde ve o korkunç naralarını işitince herkes kaçar ve yükleyebileceği kıymetli eşyaları alır, alamadıklarını da kırmaya başlayıp Müslümanların onlardan yararlanmalarını önlemeye çalışırlar. Sonunda İslam ordusu Hz. Ali’nin vasıtasıyla yedinci burcu geçerler. Yahudilerin evleri basıldı ve kale fetih olunur.

 

Kuran-ı Kerim bu fetih olayını şöyle anlatır: Onlar,  husunlarının (Kalelerinin) kendilerini Allah’tan koruyacağını zannetmişlerdi. Halbuki Allah, onlara hesaba katmadıkları yerden gelince kalplerine korku saldı. Kendi evlerini kendi elleriyle yıkmaya başladılar, müminlerde aynı tahribatı yaptılar. İbret alın ey basiret sahipleri. (Haşr - 2-3)

 

53-  İmam Muhammed’ül Bâkır (as) şöyle rivayet etmiştir:

 

“Hz. Ali (as) Hayber Kalesi kapısının halkasına yapışıp sarstıkça, kale yerinde sarsıldı. Hatta Ahtab’ın kızı Ümmü Habibe tahtından düştü. Yüzü, gözü yaralandı. Savaştan sonra o kapıyı seksen kişi birleşip yerinden oynatamadı.”

 

(Muhammed Emin Hirevi “Mearic’ün Nübüvve” (Altıparmak Peygamberler Tarihi) S.645 / Enis Emir “İlim Kapısı İmam-ı Ali” S.27 / )

 

 

54-  Şair Kumru Hz. Ali’yi şöyle övmüştür: “…Hayber Kalesi’ni yıkmak senin için zor bir iş değil, senin saçının her bir teli isterse bin tane Hayber kalesi yıkar ya Ali. Eğer Cebrail kanadını yeryüzüne açmasa idi, Merciyik savaşında senin kılıcın ile dünya bölünüp parçalanacaktı. Senin kılıcından çıkan kıvılcım eğer şimşek olsaydı, İslam düşmanlarını yakıp kavurur, evlerini harap ederdi…”

(Kumru “Kenz’ül Mesâip” S. 35 Can Yayınları İstanbul 1995 )

 

55-  Hz. Ali’ye Hayber kalesini nasıl kopardın, diye sorduklarında şöyle buyurdu:  “Allah’a ant olsun ki,  Hayber kapısını cismani kuvvetle değil, Rabbani kuvvetle söktüm.”

 

(Siret-i Halebi c.3, s.37 / Müsned Ahmet bin Hanbel c.6, s.8 /  İbni Ebil Hadit' in "Şerhu Nehc' ül Belağa" c.1, s.4 / Siret-i Zeyni Dıhlan (Siret-i Halebi kenarında) c.2, s.201 /  el-Hilli “Nehc'ül Hak ve Keşf'üs Sıdk” s.250)

 

Genç Abdal bir şiirinde şöyle demiştir:

 

Muhammed Ali geldi dünya yüzüne

Zülfikar’ı çekti kavga yüzüne

Kafirler içinde hava yüzüne

Mancınıkla kendini atan Ali’dir.

 

 

ADEM’DEN KIRKBİN YIL ÖNCE YARATILMASI

 

“Ve muhakkak ki biz, saf bağlayıp duranlarız. Ve muhakkak ki biz, tesbih edenleriz” (Saffat 165-166)

 

56-  Muhammed bin Ziyad dedi ki: İbn-i Mihrivan Abdullah bin Abbas’a Allah’ın buyruğunun:

“Ve muhakkak ki biz, saf bağlayıp duranlarız. Ve muhakkak ki biz, tesbih edenleriz” tefsiri hakkında sordu. Abdullah bin Abbas dedi ki: Bir gün Resulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem ile beraber otururken bize doğru Ali bin Ebi Talib  geldi. Resulullah onu gördüğünde tebessüm ederek buyurdu ki: “Ey Allah’ın Adem’den kırk bin sene evvel yaratmış olduğu, merhaba!” Ben dedim ki: “Ey Resulullah! Oğul babasından önce miydi?” Resulullah (saa) buyurdu ki: “Evet, önceydi. Şanı yüce olan Allah, Adem’i yaratmadan kırk bin yıl önce beni ve Ali’yi yaratmıştı. Bir nur yaratmıştı ki, o nuru ikiye böldü. Bir yarısından beni diğer yarısından da Ali’yi yarattı. Bu nuru eşyaları yaratmadan önce yaratmıştı. Daha sonra da eşyaları yarattı ve onlar karanlıklar içindeyken benim ve Ali’nin nuru ile onları aydınlattı. Bizleri Arş’ının sağına verdi ve sonra melekleri yarattı. Biz tesbih ettik, melekler de tesbih ettiler. Biz tehlil ettik, melekler de tehlil ettiler. Biz tekbir ettik, melekler de tekbir ettiler. İşte bütün bunlar, benim ve Ali’nin onlara öğretmiş olduğumuzdandır. Şanı yüce olan Allah’ın önde olan ilminde; beni ve Ali’yi sevenlerin asla cehenneme girmeyecekleri ve bizi buğz edenelerin de asla cennete girmeyecekleri sabit kılınmıştır. Şanı yüce olan Allah, melekleri yarattığında  onların ellerine Firdevs’ten hayat suyu dolusu ibrikler verdi. Ali’nin tüm şiası (yandaşları) temizdir, ana ve baba tarafından taharet üzere gelmişler ve halis-muhlis olarak da Allah’a iman etmişlerdir. Nitekim şiasının babalarından biri karısına yaklaşıp, üzerine düştüğünde, bir melek gelip elindeki ibrikten o babanın kapına hayat suyunu döker. O baba, o sudan içer ve böylece iman, kalbinde nebatın yeşerdiği gibi yeşerir. İşte bu şia, Rableri, peygamberleri, peygamberlerinin vasisi, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve ondan sonra gelecek olan tüm imamlar tarafından bir beyyine üzerindedirler.” Ben dedim ki: “Ey Resulullah! O imamlar kimlerdir?” Resulullah (saa) buyurdu ki: “Onlar onbir tanedir ki, hepsi benden olup, babaları Ali bin Ebi Talib’dir. Ali’ye olan sevgiyi ve ona iman etmeyi  iki şey için hayırlı kılan Allah’a hamd olsun. Yani cennete girmeyi ve cehennemden kurtulmaya sebeptir!

 

(el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.24, S.88-89; C.35, S.29-30; es-Seyyid Şeref ed-Din el-Hüseyni “Tevil’ül Âyât ez-Zâhira” S.488; el-Hasen bin Ebil Hasen ed-Deylemi “İrşad’ül Kulûb” C.2, S.404-405 / es-Seyyid Hâşim el-Behrâni “Hilyet’ül Ebrâr” C.2, S.11-12; es-Seyyid Haşim el-Behrani “el-Burhan Fi Tefsir’ül Kuran”C.4, S.309 / Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S.234)

 

 

RESULULLAH (SAA) İLE KAFİRLERİ CEHENNEM ATMASI

 

“Siz, ikiniz, atın cehenneme, her inatçı kafiri” (Kâf 24.Ayet)

 

57-  Sahabenin büyüklerinden Abdullah bin Mesud hazretleri anlatıyor: Bir gün Resulullah (saa)’ın huzuruna varıp dedim ki: Ey Resulullah, bana hakkı olanı göster ki gözümle onu görüp ona tabi olayım.  Resulullah bana buyurdu ki: “Ey Mesud’un oğlu! Yanımdaki odaya bak, bakayım ne göreceksin?” Ben odaya girdim ve baktım ki, odanın içinde Ali bin Ebi Talib  mevcut ve secde ve rüku halinde şöyle diyor: “Ey Allah’ım! kulun Muhammed’in hakkı için şiamın içindeki günahkarların suçlarını affet!” İmam Ali’nin dediklerini duyduğumda, olanları Resulullah (saa)’a bildirmek için tekrar geri döndüğümde, odanın içinde Resulullah’ın huşu içinde secde ettiğini ve şöyle duada bulunduğunu duydum: “Ey Allah’ım! kulun Ali’nin hakkı için ümmetimin içinde olan günahkarları affet!”  Ben bütün olanları duyduğumda bayağı endişelendim. Resulullah namazını kıldıktan sonra bana buyurdu ki: “Ey Mesud’un oğlu, imandan sonra küfre mi sapacaksın?” Ben dedim ki: “Hayatının hakkı için, hayır bu hiçbir zaman aklımdan gelmedi. Lakin Ali’ye baktığımda şanı yüce olan Allah’tan, senin hürmetinin hakkı için duada bulunduğunu gördüm. Sana geri döndüğümde ise sen, şanı yüce olan Allah’tan Ali’nin hürmeti hakkı için dua ettiğini gördüm. Şanı yüce olan Allah’ın katında hanginizin daha hürmetli olduğunu bilmez oldum.” Resulullah (saa) buyurdu ki: “Ey Mesud oğlu! Allah, beni, Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i kudsi nurundan yarattı. Allah varlık alemini yaratmak istediğinde, gökleri ve yerleri benim nurum ile yarattı. Allah’a ant olsun ki ben, göklerden ve yerlerden daha yüceğim. Daha sonra Ali’nin nurundan Arş’ını ve Kürsü’sünü yarattı. Allah’a ant olsun ki Ali, Arş ve Kürsü’den daha yücedir. Daha sonra Hasan’ın nurundan gözün siyahını ve beyazını  ve melekleri yarattı. Allah’a ant olsun ki Hasan, gözün siyahlığı ve beyazlığından ve tüm meleklerden daha yücedir. Daha sonra Hüseyin’in nurundan Levh’i ve Kalem’i yarattı. Allah’a ant olsun ki Hüseyin, Levh ve Kalem’den daha yücedir. Bundan sonra doğusu ve batısı karanlıklar içinde kaldığında melekler şöyle nida ettiler: ‘Ey İlah’ımız ve Seyyid’imiz! Kudsi nurundan olan bu şahısların hürmeti hakkı için bizi aydınlat!’ Bunun üzerine Allah, birtakım kelimeler söyledi ve onlardan ruhu yarattı. Nur, ruhu üzerine alıp ondan Fatıma’tüz Zehra’yı yarattı. Ve onu Arş’ının önüne dikti ki, onunla doğusu ve batısı aydınlık içinde oldu. Bu sebeptendir ki, Fatıma’ya ‘Zehra’ adı verildi. Ey Mesud’un oğlu! Kıyamet günü geldiğinde şanı yüce olan Allah, bana ve Ali’ye şöyle buyuracak: ‘Sevdiklerinizi cennete geçiriniz ve buğz ettiklerinizi cehenneme dökünüz’ buna delil olarak şanı yüce olan Allah’ın ayeti şudur: ‘Siz, ikiniz, atın cehenneme, her inatçı kafiri’ Ben dedim ki: “Ey Resulullah! İnatçı kafir kimdir” Buyurdu ki: “Kafir olan benim nübüvvetimi inkar edendir. İnatçı olanlar ise Ali bin Ebi Talib ve zürriyetine  karşı inatçı olanlardır.Cennet Ali’nin yandaşları ve sevenleri içindir.”

 

(el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.36, S.73-74, C.40, S.43-44 / et-Tebrizi el-Ansari “el-Lemat’ül Beyda” S.107-108 / Muhammed Taki Şerif “Sahîfet’ül Ebrâr” C.1, S.81-82 / Şâzân bin Cibril el-Kummi “el-Fedâil” 128-129 ve “er-Ravda” S.135 /  el-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi “Selüni Kable en Tefkudûni” C.1, S.47-48 /  Nimetullah el-Cezâiri “el-Envâr’ün Numaniyye” C.1, S.17 /   İbn-i Hasnevi “Dür Bahr’ül Menakıb” S.69 / Et-Tüsteri el-Meraşi “Şerh-i İhkak’ul Hak” C.5, S.250 / Ahmet er-Rahmani el-Hemedani “el-İmam Ali” S.638-639 / es-Seyyid Haşim el-Behrani “Gayet’ül Meram” C.4, S.163-164; C.7, S.66-67 “Tefsir’ül Burhan” C.4, S.226,   “Medînet’ül Meâciz” C.3, S.219-221, “Hilyet’ül Ebrar” C.3, S.7 / Şerafeddin el-Hüseyni “Tevilül Ayet’üz Zahira” C.2, S.609 /  es-Seyyid Murtada el-Abtahi “eş-Şia Fi Ahadis’ül Ferikayn” S.227-228 / Tefsir-i Kenz’üd Dekaik C.12, S.386, Kaf Süresi tefsirinde / es-Seyyid er-Radi “el-Menâkib’ül Fâhira fil-İtret’it Tâhira / er-Revda /  Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S.284-285)

 

HZ. EYUP’UN ONA İTAAT ETMESİ

 

“Kulumuz Eyyub’u da hatırla. Hani Rabbine: ‘Doğrusu Şeytan bana yorgunluk ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sad 41) 

 

58-  Bir gün Selman hazretleri İmam Ali aleyhisselamın huzuruna gelip, onun nefsi hakkında haber etmesini istedi. İmam hazretleri buyurdu ki: “Ey Selman, benim önceki ümmetleri itaatine çağırıp, küfredenleri de cehennemin ateşi ile cezalandıran! Benim, o hesabın sahibi olan! Ey Selman! Beni hakkıyla tanıyanlar şüphesiz olarak en yüce makamda benimle beraber olacaklardır.”

İmam hazretleri anlatırken onların huzuruna Hasan ve Hüseyin hazretleri dahil olduklarında şöyle devam buyurdu: “Bunlar, alemlerin Rabbinin arşının küpeleridir. Bunlar ile cennete aydınlık gelir. Anneleri ise kadınların en hayırlısıdır. Şanı yüce olan Allah, kullarından aht aldığında benimle almıştı. Beni tasdik edenler etti ve beni yalanlayanlar da cehennemin ateşi içindedirler. Baliğ olan hüccet ve baki olan kelime benim. Benim elçilerin elçisi olan!” Selman hazretleri dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri, anam babam sana feda olsun, seni bu sıfatların ile hem Tevrat’ta hem de İncil’de gördüm. Allah’a ant olsun ki, toplumun: Bu adam o kadar ileri gitti ki, onu öldürenden Allah razı olsun, demesinden çekinmeseydim, senin hakkında öyle şeyler söylerdim ki nefisler ondan ürkerdi. Nitekim sen, Adem’in onunla tövbesini kabul edildiği Allah’ın hüccetisin! Seninle Yusuf kuyudan kurtarıldı ve Eyyub’un kıssasında, Allah’ın nimetlerinin ona karşı değişmesindeki sebep de sensin!” Müminlerin Emiri buyurdu ki: “Ey Selman, Eyyub’un hikayesini ve hangi sebepten dolayı Allah’ın nimetinin ona karşı değiştiğini biliyor musun?” Selman dedi ki: “Allah ve sen daha iyi bilirsiniz, ey Müminlerin Emiri” İmam hazretleri buyurdu ki: “Eyyub, mülküm hakkında tereddüte kapılıp dedi ki: ‘Bu yüce bir hitap ve ağır bir emirdir.’ Şanı yüce olan Allah ona buyurdu ki: ‘Ey Eyyub, benim kaim kıldığım suret hakkında mı tereddüt ediyorsun? Ben Adem’i bir bela ile sınadım ve ancak onu (Ali’yi) Müminlerin Emiri olarak kabul etmesi ile bağışlamıştım. Sen ise onun (Ali’nin) hakkında: Yüce bir hitap ve ağır bir emir mi diyorsun? İzzetim ve celalimin hakkı için sana, azabımdan tattıracağım ki, Müminlerin Emiri’ne itaat edip, tövbe edinceye kadar.” İmam hazretleri buyurdu ki: “Eyyub, bana itaat ederek mutluluğa erdi!”

 

(el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.26, S.292-293; es-Seyyid Şeref üd-Din el-Hüseyni “Tevil’ül Âyât ez-Zâhira” S.493; “Kenz Cami’ül Fevâid” S.264-265; Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meâciz” C.4, S.440; Enis Emir “Kuran’da Ehl-i Beyt” S.235-236)

 

 

ASHAB-I KEHF’İ KONUŞTURMASI

 

59-  Mücahit ve İbn-i Abbas’tan naklen: Resulullah a bir halı hediye ederler. Bunun üzerine Resulullah Enes bin Malik’e buyurur ki: Halıyı ortaya ser ve ashabından bir toplumu çağır da buraya gelsinler. Ashaptan bazıları geldiğinde halının kenar tarafına oturmalarını söyledi. Sonra İmam Ali’yi çağırıp onunla uzun bir müddet tenha bir yerde konuştuktan sonra Ali’nin halının ortasına oturmasını buyurur. Herkes hazır olduktan sonra İmam Ali şöyle buyurdu: Ey rüzgar, bizi taşı. Sonra bir yere vardıklarında İmam Ali şöyle sordu: Bizim nereye geldiğimizi biliyor musunuz? Ashap dediler ki: Hayır nerde olduğumuzu bilmiyoruz. İmam Ali buyurdu ki: Burası Ashab-ı Kehf’in yeridir. Hadi ayağa kalkıp kardeşlerinizi selamlayınız. Bütün ashap selam verirler, fakat Ashab-ı Kehf’ten bir cevap gelmez. Sonra İmam Ali şöyle buyurdu: “Selamün aleyküm ey sıddıklar” Bunun üzerine Ashab-ı Kehf şöyle cevap verirler: “Aleykümesselam ve rahmetullahi ve berekatüh.- Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun.” İmam Ali buyurdu ki: “Niçin kardeşlerime cevap vermediniz?” Ashab-ı Kehf şöyle cevap verdiler: “Biz sıddıklar toplumu ancak bir peygamberle veya bir vasiyle muhatap olabiliriz.” Hitaptan sonra Ashab-ı Kehf eski hallerine döndüler.

 

(el-Kunduzi el-Hanefi “Yenabi’ül Mevedde” S.140 İstanbul Bas./ Muhammed İbn-i Meğazeli “Menakıb-u Ali B.Ebi Talib” S.232-233 / Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.436-437)

 

KUŞLARIN DİLİNİ BİLMESİ

 

60-  Emir’ül Müminin Hz. Ali (as) şöyle buyurdu: “Övgü ve şükür Allah’a mahsustur ki, bizlere kuşların dilini öğretti ve herşeyden ilim verdi, bu bizim için büyük bir fazilettir.”

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.114 / Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.506)

 

CENNET VE CEHENNEM’İ GÖSTERMESİ VE ÇEŞİTLİ MUCİZELERİNDEN

 

61-  Bir adam Hz. Ali’nin huzuruna gelip ondan makamının yüceliğine dair bir şeyler göstermesini ister. Hz. Ali o adama ve etrafta bulunanlara dedi ki:

 

“Sizlere gerçek kudretimden bir nebze gösterseydim, buna dayanmayıp inkâra sapmanızdan korkuyorum.” Hazır olanlar bunda israr ettiklerinde, Hz. Ali hepsinden inkâr etmiyeceklerine ve onu tekzib etmiyeceklerine dair yeminli söz alır. Hz.Ali seçkin olan ashabından 70 kişi ile birlikte Kufe’nin dışına, sahraya çıkar. Hz. Ali oraya vardığında toplumun anlamadığı kelimelerle dua eder. Bu dua üzerine hazır olanlar yüzlerini ona doğru çevirdiklerinde etrafın türlü türlü yemyeşil bahçeler, çeşit çeşit ırmaklar ve saraylar ile dolduğunu ve bunların yanında yakıcı ateşlerin yükseldiği yerler görürler. Bu iki yerin cennet ve cehennem olduğundan kimsenin şüphesi kalmamıştı. Bunu gördüklerinde 68 kişi bunun büyük bir sihir olduğunu söyleyip verdikleri yeminli sözlerinden cayıp inkâr ederler. İki kişi sadece olanların gerçek kudretin sonucu olduğuna inanırlar. Hz. Ali bu iki kişi ile Kufe’ye geri döner. İbadet ettikleri yere vardıklarında Hz. Ali ikisinin duyduğu halde bir duada bulunur. Bu iki kişi yerin üzerindeki çakıl taşlarının mücevherlere dönüştüğünü görürler. İkisinden biri verdiği yemin sözünden dönüp gördüklerini sihir ile niteleyip inkâr eder. Geri kalan bir kişi ise yerdeki bu cevherlerden birini alıp saklar. İnsan oğlunun daha hiç görmediği bir cevheri ertesi güne kadar evinde tutar. Hz. Ali ertesi gün adamın bunu neden yaptığını sorduğunda, o adam dedi ki : “Bu cevherin gerçek olup olmadığını bilmek için saklamıştım!!!”

 

(Kutbeddin Sa’id bin Hibettullah al-Ravendi  “el-Haraic vel-Ceraih” /  Hasan bin Suleyman el-Hilli“Muhtasar Basair al-Derecaat” / Muhammed Bakır al-Meclisi “Bihar’ul-Anvar” /  Seyyid Haşim al-Bahrani “Mediynet’ul-Me’aciz”)

 

 

 

CİNLERE EMİR VERMESİ

 

62-  Bir Yahudi eşeğine mal yükleyip Küfe’de satmaya gelmişti. Küfe’ye girdiğinde, yer yarılıp eşeğini ve mallarını içine aldı. Neye uğradığını anlamayan Yahudi Küfe’deki müslüman arkadaşı olan Haris el-Hamdani’ye gidip, olanları anlatır. Haris, Yahudi’yi Emir’ül Müminin Ali’ye götürür ve orada olanları anlatır. Bunun üzerine Emir’ül Müminin şöyle buyurdu: “Ey Haris, olayın olduğu yere varın ve beni orada bekleyin.” Haris, Yahudi ile olayın olduğu yere varıp orada bekledi. Sonra Emir’ül Müminin Ali oraya varıp, yüzünü kıbleye yöneltti, ellerini havaya kaldırdı ve sonra secdeye vardı. Secdeye vardığında şöyle buyurdu: “Ey cinler topluluğu! Allah’a yemin olsun ki, sizler bana bu şekilde söz verip beyat etmediniz. Şayet Yahudi’ye eşeğini ve malını geri vermezseniz, Allah yolunda hakkıyla sizlere karşı cihad ederim.”

 

Emir’ül Mümini sözlerini tamamlar tamamlamaz hemen eşek ve yüklemiş olduğu mal ortaya çıkıverdi. Sonra Müminlerin Emiri Ali, Yahudi’yi evine kadar götürdü ve kendisinin yanında sabaha kadar kalmasını rica etti. Güneş doğduğunda Müminlerin Emiri, Yahudi’nin malını eşeğine yüklemesine ve çarşıda satmasına da yardımcı oldu. Yahudi tüm işlerini bitirdikten sonra İmam Ali’nin huzuruna gelip dedi ki: “Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resulü’dür. Yine tanıklık ederim ki, sen bu ümmetin bilginisin ve sen cin ve insanların üzerine Allah’ın halifesisin. Allah sana islam ve ehline yaptığın hizmetlerden dolayı mükafatlandırsın.”

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.115 / Hüseyin bin Hamdân el-Hasîbi  “Hidâyet’ül Kübrâ” S.126-128 /  Muhammed bin Cerir et-Tabari “Nevadir’ül Mucizât” S.58-59 / el-Meclisi “Bihâr’ül Envâr” C.39, S.189-191 / ed-Deylemi “İrşad’ül Kulub” C.2, S.86-89 /  Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.507)

 

BÜYÜK BİR YILAN İLE KONUŞMASI

 

63-  Bir gün Müminlerin Emiri Ali, Küfe’de mimberin üstünde halka hutbe irad ederken, mescidin kapısına bir yılan gelir. Müminlerin Emiri mimberin üstündeyken halka buyurdu ki: “Ona yol verin bana doğru gelsin” Halk yılana yol verdiklerinde yılan doğru mimbere çıktı Emir’ül Müminin Ali’nin kulağına kendi diliyle konuştu. Müminlerin Emiri de yılana aynı dil ile cevap verdi ve yılan geldiği gibi mescitten dışarı çıktı. Emir’ül Müminin hutbesini bitirip aşağı indiğinde halka şöyle buyurdu: “Bu yılan Ben-i Tâmir cin kavminin resulüdür. Kavim içinde kavga çıktığında bu yılan yanıma gelip, onların arasını nasıl ıslah edeceğini bana sordu da ben ona ne yapacağını söyledim.

 

Rivayet edilir ki, o yılan cinler üzerine Müminlerin Emiri Ali’nin vasisidir.

 

(Hüseyin bin Hamdân el-Hasîbi  “Hidâyet’ül Kübrâ” S.152 / Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.116  / İbn-i Hamza et-Tusi “es-Sâkib Fil-Menâkib” s.248 / Kutbuddin er-Ravendi “el- Haraic Vel-Ceraih” C.1, S.189 / el-Hur el-Amili “İsbat’ül Hüdat” C.2, S.404 / ed-Deylemi “İrşad’ül Kulub” S.278 / İlam’ül Vera S.179 / es-Seyyid Haşim el-Behrani “Medinet’ül Meaciz” C.1, S.139-140  /  Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.507-508)

 

BİRİSİNE ÖLECEĞİ YILI, GÜNÜ VE ÖLÜM SEBEBİNİ SÖYLEMESİ

 

64-  Müminlerin Emiri Hz. Ali insanların arasına oturup, kendine yakın olan bir adama şöyle buyurdu: “Otur da sana anlatayım, sen falan yılda, falan günde ve falan hastalığından dolayı vefat edeceksin.”

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.116 Seyyid Murtada Yayını 1902 Tahran Bas.; Enis Emir “Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah” S.508)

 

KURUMUŞ AĞACI YEŞERTMESİ VE YEMİŞ VERDİRMESİ

 

65-  Haris el-Hamedani buyurdu ki: Bir gün Emir’ül Müminin Ali ile beraber geziniyorduk ki, kurumuş bir ağacın yanına vardık. Emir’ül Müminin ağacın yanına yaklaşıp üzerine eli ile vurup şöyle buyurdu: “Allah’ın izniyle önceden olduğun gibi yeşil ol ve yemiş ver!” Bunun üzerine baktık ki, ağaç sallanıp yeşillendi ve o kadar yemiş verdi ki, hepimiz ondan yedik ve eve beraberimizde getirdik”

 

(Ali Bin Hüseyn el-Mesudi “İsbât el-Vasiyya Li Ali Bin Ebi Tâlib” S.116-117 / İbn-i Hamza et-Tusi “es-Sâkib Fil-Menâkib” s.246 / Hüseyin bin Hamdân el-Hasîbi  “Hidâyet’ül Kübrâ” S.153 / Muhammed bin Hasan es-Saffar “Besair’üd Deracat” S.274 / Kutbuddin er-Ravendi “el- Haraic Vel-Ceraih”  C.1, S.218 /  Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" S.508)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 








(1) İbn-i Kesir “el-Bidaye ven-Nihaye C.6, S.94; el-Kunduzi “Yenabi’ül Mevedde” C.1, S.416

 

 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      518 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın